Umut Yazıları

AKP’li darbe söylentileri ve darbe gerçeği – XWE Metin Ayçiçek

Korona salgını sonrasına yönelik Nostradamus örneği kehanetler peş peşe dizilmişti geçtiğimiz günlerde. “Hiçbir şey Korona öncesi gibi olmayacaktır” müjdesi, belki de, günümüze kadar gerçekleştiremediğimiz devrimlerin ön koşullarını hazırlayacak bir virüsün varlığına teşekkür borcu da yükleyecekti boynumuza. Hatırlatmaya çalıştım: Biz örgütlü değilsek, toplumsal değişimi etkileme alanı dışındayız demektir. Korona sonrası bir ekonomik krizin patlayacağını, sınıfın büyük kısmının işsizler ordusuna katılacağını, hayat pahalılığının tavan yapacağını ve ciddi bir ekonomik krizin tanımı içerisinde yer alan diğer bütün toplumsal sorunların hızla uç boyutlarda kendini göstereceğini söylemek umutlarımızı etkilese de, devrim çağrımızla örtüşen bir gerçekliğe denk düşmemektedir.
Bir parça tarih bilgisine sahip olan herkes bu tür krizlerin devrimleri besleyebileceğini söyler. Ama bunun ön koşulunun, “eskisi gibi yönetilmek istemeyen kitleleri devrime yönlendirecek etkili bir devrimci örgütün varlığı olduğunu” da hepimiz biliriz. Bu önkoşulun mevcut olmadığı zaman ve mekanlarda, toplumda ekonomik krizler, yoksulluk, işsizlik vb. sosyal ekonomik ve politik sorunların artarak yaşandığı koşullarda bir sosyalist devrim beklentisi, en iyimser bir yorumla bile “kendini kandırarak rahatlama” çabası olabilir.
Tarihte trajedik krizlerin arkasından, üstelik de çoğu halk desteğiyle gelen Hitler gibi yakın tarihte yaşanmış diktatoryal örnekleri yeniden incelemeliyiz. Marks’ın Hegel’i eleştirirken söylediği gibi, üzerine ‘zaman’ bindirilmiş tarihin yeniden tekrarının artık trajedi değil komedi olacağına ilişkin uyarıları çok ciddiye almak gerekir: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: ‘bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir’. Hegel eklemeyi unutmuş: ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.” (Karl Marks. Louis Bonaparte’nin 18. Brumaire’i.)

Politik alanda düşünce üretimine yönelik ciddi kısırlığın yaşandığı bir dönemi ne yazık ki henüz aşamadık. Hatta sürecin girdabından kurtulamayarak dibe doğru sürüklenme devam ediyor diyebiliriz. Devrim üzerine heyecanlı söyleşilerimizi süsleyen coşkulu tekerlemelerin tekrarından başka ses üretemeyen bir sürecin dışına çıkmayı henüz başaramadık. Üstelik coşkulu çığlıklarımız ya da tehdit içeren naralarımızda bile sisteme ya da sistem egemenlerine uzlaşmayı kabullenmiş hissi veren bir “nezaket”, bir “zarafet” sergilenmektedir. Hangi gerekçeyle sunulursa sunulsun, herhangi bir sistem partisinden hiçbir farkı olmayan bu tür bir politik duruş, kitlelerin sola yönelik (zaten görünmez düzeyde olan) güven duygusunu daha da geri düzeylere çekmekte, sistem partileriyle arasındaki farklılıkları görünmez kılmaktadır.
Kanaatimce bu olumsuz durumun hemen yakın bir zaman dilimi içerisinde aşılabileceğine yönelik bir işaret de görünmemektedir. Yıllardır hayatın içinde olamamak, hayatı tanımlama becerimizi neredeyse toptan yok etmiştir. Sorun sadece üretememek de değildir. Bu kısırlık, politik yaşamda kullandığımız kavramları içeriğinin de aşındırılması, giderek değişerek anlamsızlaşması sonucunu yarattı. Gelinen aşamada ise sanırım teori alanında zihin bulanıklığı zirveye ulaşmıştır.

Ülke gündemini artık tek başına Tayyip’in ortaya attığı konular belirlemektedir. Sosyalist Solun, hatta Kemalist milletçi CHP muhalefetinin Tayyip’in gündemine takılmaktan başka bir marifetleri kalmadı. Ülkede parlamento içi muhalefeti sürdüren tek parti HDP olmakla birlikte, HDP’nin de ne kendisine yönelik devlet operasyonlarına karşı etkili bir muhalefet sürdürebildiği, ne ülke gündemini etkileyebilecek politikalar üretebildiği, ne de politik alanda sömürgeci sistemi, ‘varlığının ciddiye alınmasına zorlayabilecek’ bir farkındalığı yaratamadığı açıktır. Bunun müsebbibinin Kürt özgürlük hareketi ve genel olarak Kürt halkı olduğunu söylemek asla mümkün değildir. “Türkiyelileşme” projesinin Türkiye cephesinde karşılık bulamaması, anlam kazanamamış olması ve sadece Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının savunduğu bir tez olarak kalması, doğal olarak halkların birlikte yaşam projesinin yeniden ve yaygınca tartışılmasını gündeme getirmiştir.
Türk Devleti’nin bölgesel siyaset bağlamında gelecek hesaplarının merkezinde olan Suriye-Irak-Rojava alanında uluslararası hukuk kurallarına aykırı yöntemlerle Suriye’ye saldırması ama harami örneği girişimleriyle gerçekleştirmesine rağmen sürdürdüğü savaş stratejisinin yenilgiye uğraması, bölgedeki emperyalist güçlerin siyasal platformda sadece kendi çıkarları temelinde çözüm arayışına yönelmesine neden olmuştur. Bu gelişim, savaşın gerçek belirleyicileri olan ABD ve Rusya’yı, iş birliğine giderek PKK’nin ve Türkiye’nin konumlarının birlikte yeniden düzenlemeye yöneltmiştir. Politik tecrübesi Tayyip Türkiye’sinden daha derin ve köklü olan PKK birtakım avantajlarını şimdilik koruyor olmasına rağmen, Türk Devleti’nin görünür haliyle bu yeni ittifak karşısında kölelikten başka bir güce sahip olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.

Bugün Türkiye’de devletin bekası CHP+AKP+MHP+İP+Perinçek+Peker+Çakıcı ittifakı ile güvenlik altına alınmıştır. Üretimden büyük oranda kopmuş, esas olarak rantçılık üzerinden varlığını sürdüren burjuvazinin iktidarındaki devlet yönetimi ise şimdilik AKP+MHP uygulamaları ile sürdürülmektedir. Meclis denilen kurum ise Cumhuriyet ve Millet ittifakının desteğiyle ve AKP+MHP eliyle sürdürülen yönetimin emrinde, Tayyip’in emirlerini yerine getirmenin dışında bir fonksiyona sahip değildir.
Türkiye’de devletten bağımsız sivil toplum kurumları örgütlenme geleneği güçlü olmadığı için, çok sınırlı bir ölçüde HDP dışında ne sisteme ne devlet yönetimine karşı ses çıkarabilecek gerçek bir muhalif kalmamıştır. Yasal alan dışında da mücadele yöntemlerini savunan devrimci örgütler ise güçlerinin olağandışı zayıflığı nedeniyle sonuçsuz kalan ölüm oruçlarına yatarak mikro alanlara ulaşabilen protestolarını duyurabilme çabasının dışında şimdilik bir varlık sergileyememişlerdir.

Biliyoruz ki Tayyip karşısında demokrasi güçlerinin yenilgisi sıradan bir yenilgi değil, bir hezimettir. Bu yenilgiyi yaratan nedenlerden ilki, sisteme, hatta mevcut devlete hiç dokunmadan sürdürülen tutarsız bir “ittifak” anlayışıdır. Devlete karşı mücadele ile hükümete karşı mücadele tanımlarını birbirine karıştıran bir anlayışla üretilen politikalar, ve bunun sonucunda sistem içi siyasal gruplara zaman zaman teslimiyet noktasına varan ittifakların giderek yaygın bir anlayış olarak ortaya çıkması sisteme/devlete karşı mücadeleyi hedefleyen güçlü kitlesel ittifak girişimlerini tüketmiştir.
Türkiye’de komünist solun, sağındaki güçlerden medet umma anlayışı sözde bazı gruplar tarafından reddedilse de fiiliyatta (Kaypakkaya hareketinden başka) hiçbir zaman ittifak alanı dışında kalmadı. AKP’li uzun iktidar döneminde devrimci sosyalist grupların AKP karşısında yetersiz kalması nedeniyle CHP gibi sistem partileriyle sürdürdüğü dolaylı-dolaysız dirsek temasları ise sıklığını artırdıkça, giderek yol arkadaşlarının birbirine daha fazla benzeşmeye başladıklarını göstermiştir. Bu tür orantısız ilişkilerde güçlü müttefikin daha az güce sahip olan müttefikini etkileme gücüne sahip olacağını tarihsel deneylerden de biliyoruz. Sistem partileriyle el ele yürümeye evrilen “sosyalist” muhalefetin, davranışlarını bu ittifaka sığdırabilmek için giderek daha önce savundukları tezleri revize etmeye çalışması ya da Marksizm’i tahrif etmeye yönelmesi onlar için bir zorunluluk haline gelmiştir.
Solumuzun bir bölümünün ise içine girdikleri yetmezlik ve umutsuzluk duygusuyla neredeyse bildik temel kavramları bile tahrif sayılabilecek iddialarla tehlikeli bir yanlışın bataklığında çırpınmakta olduklarını görüyorum. Bu ideolojik dejenerasyon öylesine ciddi boyutlara ulaştı ki, neredeyse Erdoğan’a rağmen Erdoğan’ı aklayabilecek tezler bile üretilmeye başlandı. Örneğin bazı bilge insanların “Tayyip Erdoğan’ın bir darbeye hazırlandığı” iddiasını okuyunca büyük şaşkınlık yaşadım. Kişiyi tanıdığım ve düşüncelerinden kuşku duymadığım için “yaşlılık hali” ya da “zihin bulanıklığının sonucu” diye düşünmeyi tercih ettim. Ama ne yazık ki bu tür düşünceler niyetlerden bağımsız sonuçlar da üretebilmektedir.

Hatırlayalım: Tayyip, 7 Temmuz 2015 seçimlerinden sonra, CHP sahtekarlarının da büyük çabası ve katkısıyla “hükümetin kurulmasını engelleyerek” seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Hükümet kurulması için belirlenen 45 gün sınırının sonunda, HDP’nin kesinlikle ve kayıtsız şartsız desteklediği CHP, AKP ile yapılan hükümeti kurmak için koalisyon yapılması görüşmelerinde “kendisine hükümeti birlikte kurma gibi bir öneri getirilmediğini; böylece oyalama yöntemi güdüldüğünü” söyleyerek 45 gün boyunca sürdürülen sonucu açıkladı. Ama 45 günlük bu oyalama karşısında, kendisine hiç sorulmayan ittifak sorusunu kendisinin neden AKP’ye sormadığını ve HDP’nin koalisyon dışında kalarak CHP+AKP ittifakını destekleme önerisini ‘HDP ile aynı karede görünmemek’ için reddetmesinin ne anlama geldiğini” açıklamadı.
Oysa çok açıktır ki HDP’nin kilit parti olacağı bir Meclis ittifakı, sömürgeci Türkiye’de siyasal yönetimlerin korkulu rüyasıdır. Ve bu sömürgeci sistemin kurucusu olan bir CHP’nin demokrasiyi kurtarmak amacıyla da olsa HDP ile böylesi bir ittifak içerisine girmesi mümkün değildi. Öyle de oldu. Dokunulmazlıkların kaldırılmasında “anayasaya aykırı, ama evet diyorum” zorlanması da aynı korkunun ürettiği sonuçlardan biridir.

Yakın tarihimizin önemli siyaset bilimcilerinden Maurice Duverger’den yıllar önce de aktarmıştım: İngiliz düşünürleri tarafından kendi ‘başbakanlarını tanımlamak’ için 60’lı yıllarda kullanılmaya başlayan ve politik bilimler literatürüne altı çizilerek katılan ‘Seçimle Gelmiş Hükümdar’ terimi, devlet erkinin yeni kullanım biçimlerine yönelik çağın geliştirdiği en önemli biçimi tanımlıyordu.
“Amerika Birleşik Devletleri’nin, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın siyasal rejimleri görünüşte birbirinden çok farklıdır: Washington’da bir başkanlık rejimi, Londra’da bir parlamento rejimi, Paris’te ise bir karma rejim vardır. Fakat bu anayasal görünüşlerin çeşitliliği arkasında aynı temel gerçek onları birbirlerine yaklaştırır: her üç rejimin de nabzı ‘seçimle gelmiş bir hükümdar’da atar ve parlamento –bu ülkelerde- sadece bir denge ağırlığı görevini taşır.” (Duverger, Maurice. “Seçimle Gelen Krallar”. Konuk Yayınları. 1975.)

20. yüzyılın henüz başlarında, Almanya’da 31 Temmuz 1932’de yapılan erken seçimde oyların % 37.4’ünü alarak en güçlü parti olarak sandıktan çıkan Alman Milliyetçi Sosyalist İşçi Partisi (NSDAP), dünyaya kan kusturan NAZI diktatörlüğünün kurucusudur.
Benito Mussolini, Emperyalistler Arası 1. Dünya Savaşı sonrası krizden çıkamayan yıkılmış İtalya’da “anti-komünist ve anti-kapitalist” saflarda yer alan grup ve partileri kendi kurduğu Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı örgütünde topladı. Yapılanmayı tabandan kendine bağladıktan sonra bu birliği lağvederek Ulusal Faşist Parti’yi kurdu. Sonrası malum. Aynen Tayyip Erdoğan’ın evlerinden çıkmalarını engellediği % yüzde 501922’de kendisini engellemek isteyen İtalya Kralı Viktor Emmanuel III’ü “26.000 taraftarı ile Roma’ya yürüyeceği” tehdidiyle teslim alan Mussolini, yönetimi ele geçirerek faşist devleti kurmuştu. Sokağa çıkmak için Tayyip’ten emir bekleyen “yüzde elli” tehdidi de Türkiye’nin faşist diktatörü tarafından yapılmadı mı?
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarihinde kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve sonrası evrensel hukuk “insan hakları ve demokrasi” kavramları arasındaki bütünlüğü koruyarak demokrasinin hukuksal temel ölçütünü yeniden tanımlamıştı. Ne var ki bütün dünyada bu tanım kitap sayfaları arasında unutulan bir madde olmaktan öte bir anlam kazanamadı. Çavuşesku, Saddam, Mursi sandıktan çıkmıştı. İran bugün de sandıktan çıkan yöneticilerle yönetiliyor. Daha saymaya gerek var mı sandığın ürettiği liderleri. Darbeci Kenan Evren Anayasası da 7 Kasım 1982 tarihinde yapılan referandumda yüzde 91.37’lik ‘evet’ oyuyla sandıktan çıktı. Asılan Başbakan Adnan Menderes de sandıktan çıkmıştı. Demek ki “sandık” sözcüğü, demokrasinin tanımlandığı esas nokta değildir. Erdoğan’ın diktatör diye tanımladığı Beşar Esat da Erdoğan gibi ama daha yüksek oy oranıyla sandıktan çıktı.
“Her toplum, layık olduğu şekilde yönetilir” diyen Montesquieu’den (1689-1755) yaklaşık yüz yıl sonra, Fransız Devrimi’nin ünlü filozofu J.J. Rousseau (1712-1778), İtiraflar adlı eserinde halkların iradesinin değiştirme gücüne güveni tükenmiş olarak şöyle der: “Ne kadar ilerlenirse ilerlensin, hiçbir halk, kendisine biçim vermiş olan yönetiminin doğasından değişik olamayacaktır.”
Bu iki düşüncenin birbirine zıt yönde saptamalarda oldukları açıkça görünse de, gerçekte birbirini etkileyerek bir arada var olduklarını biliyoruz. Ancak günümüzün sınıflı toplum gerçekliği aşıldıktan sonradır ki bu uyumsuz ve çatışmalı yönetme biçimi ortadan kalkacak, sınıflı toplum paradigmaları dışında tanımlanacak olan özgür halk iradesi yaşam alanı bulabilecektir.

Hitler taslağı bu diktatör 14 Ağustos 2015 tarihinde şöyle diyordu: “Türkiye 10 Ağustos 2014 tarihinde, milletin doğrudan cumhurbaşkanını seçmesiyle yeni bir döneme girmiştir. Artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı var… İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişilmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun hukuki çerçevenin anayasal olarak kesinleştirilmesidir.”
Devlet yönetimine böylesi bir el koyma modelini kendinin dışlanması olarak düşünen, oysa bu sömürgeci kapitalist sistemin asli kurucularından olan partinin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bile Tayyip’in bu açıklamasını Kenan Evren’in darbe sürecinin aynısı olduğunu söyleyerek “açık darbe” olarak tanımladı: “Evren’in darbe sürecinin aynısı. Artık yasa, Anayasa dinlemem, diyor.”
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel yaptığı açıklamada darbelerin ortak karakterinden de örnekleyerek açıkladı: “Cumhurbaşkanı ilk kez yalan söylemek, gerçekleri çarpıtmak, var olanı kabul etmemek yerine itiraf niteliğinde açıklamalarda bulundu. Bir ‘ara dönem’i tarif ediyor. Darbelerden sonra ortaya çıkan ara rejimlerde, askıya alınan anayasa fiili duruma uygunluk göstermez ve darbecilere göre yeni bir anayasa yapılır. Cumhurbaşkanı’nın tarif ettiği de bir ara dönemdir. Demokrasinin olanaklarından yararlanarak bir darbe gerçekleştirdiğini, mevcut anayasayı fiilen askıya aldığını, kendi görev alanında anayasal çizgilerin dışına taştığını açıkça itiraf etmektedir.”
Dönemin HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan, Tayyip’in bu açıklamasını “Doğru sistem değişti, Cumhurbaşkanı aslında başkanlık yapıyor bu ülkeye” diyerek parti görüşünü açıkladı.
“Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişilmiştir” diyen bir diktatörün o günden bugüne yaptığı mevcut yasalara dahi uyum sağlamayan bunca keyfi uygulamalara, Türkiye’nin siyasal sınırları içerisinde yaşayan başta Kürt halkı olmak üzere bütün halklara karşı açık katliamlara; ve AKP+MHP ittifakıyla yönetilen bu ülkede hukukun bildik bütün kurallarına aykırı bir yaşam sürerken, birçok aydın, sanatçı, yazar ve siyasetçi Korona salgın tehlikesine rağmen keyfi kararlarla cezaevlerinde tutulurken; ülke, Evren denetiminde gerçekleşen 82 Anayasasından beter bir şekilde ve çok açıktan ilan edilerek “kanun benim” mantığıyla yönetilmekteyken; sivil silahlı güçler hazırlanmış, örgütlenmiş ve sokağa çıktıklarında öldürecekleri komşularının listesini dahi hazırlamış olarak sokağa çıkma emrini beklerken; sürgünde yaşamak zorunda kalan çok sayıda milletvekili, KHK’ler tarafından ve sadece demokratik düşünce sahibi oldukları için o ülkede yaşama hakları ellerinden alınmış binlerce akademisyen gerçekliğimiz olarak yüreğimizi yakarken, mevcut darbeyi görmezlikten gelerek, yokmuş gibi ifade etmek büyük bir gaflet olarak tanımlanacaktır.
En sade haliyle bile her biri politikada “darbe” sözcüğünün içini doldurmaya yetebilecek çok sayıda uygulama bu ülkede Tayyip Erdoğan ve çetesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Eğer bir darbenin tanımı için, Tayyip çetesi ile iş birliği içerisinde olmayan ve bu nedenle politik etkisi (politik var oluş nedenini gerçekleştirme olanağı) fiilen bitirilmiş olan HDP gibi, CHP’nin de bitirilmesi gerektiği düşünülüyorsa bu büyük bir yanılgıdır. Çünkü sömürgeci-kapitalist devletin asli kurucusu olan CHP’nin varlığı, Tayyip Diktatörlüğünü hiçbir zaman rahatsız etmemektedir. Tersine bugüne kadar Tayyip iktidarının varlığını sürdürebilmesinde CHP’nin bir payanda olarak büyük desteği olduğunu hepimiz biliyoruz.

AKP yönetim darbesini gerçekleştirmeye ve sivil silahlı güçlerini oluşturmaya daha iktidarının ilk günlerinden itibaren başlamıştı. Bu güçleri ilk kez kendi ürünü olan 15 Temmuz “Darbe Girişimi” tiyatrosunda denedi. Sokağı teslim aldı. Kuzey Kürdistan’da kentlerde ve bütün ülkenin ve dünyanın gözü önünde göstere göstere katliamlar düzenledi, kentleri harabeye çevirdi. Cumhurbaşkanlığı seçiminde zavallı CHP’nin adayı Muharrem İnce’ye karşı ordu komutanları aracılığıyla iletilen tehditler ve gayrı resmî sivil silahlı güçlerle YSK önünde sergilenen çatapatlı gösterilerle bütün ülkeye korku saldığı yetmezmiş gibi, ancak son dakikada çalabildiği 3,5-4 milyon oy ile kıl payı Cumhurbaşkanı seçilmiş olmasına rağmen, “gerçekleştirilmiş bir darbe”yi hâlâ görmezlikten gelmeyi politik bilim tanımları içerisine sıkıştırarak açıklayamayız.
Bugün politik alanda çok ilgili olmayan sıradan biri bile “AKP darbeye hazırlanıyor” demez. Çünkü bu iddia, sanırım henüz ne yaşandığının farkında olamamaktır. HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, Erdoğan hükümetinin, 19 Ağustos’tan bugüne, 3’ü büyükşehir, 4’ü il, 32’si ilçe, 6’sı belde belediyesi olmak üzere toplam 45 HDP’li belediyenin seçilmiş belediye eş başkanlarının görevden uzaklaştırılmasının ve kayyum atanmasının halk iradesinin gaspı anlamına geldiğini” söylerken, HDP Eşbaşkanı Mithat Sancar da aynı uygulamayı değerlendirdiği söyleşisinde halk iradesinin gaspının bir darbe olduğu gerçeğine vurgu yaparak şu çağrıyı yapmaktadır:
“Kimse bu darbeci kayyum uygulamasının sadece HDP’ye, sadece Kürtlere yönelik olduğu gibi bir gaflete düşmesin. Bu bütün ülkeye, ülkedeki bütün halklara ve bu toplumun bütün kesimlerine yönelik bir darbe operasyonudur. Gelin hep birlikte bu darbeci iktidarı durdurmak için mücadelemizi büyütelim, yan yana, omuz omuza, kol kola barış ve demokrasi yolunda kararlılıkla yürüyelim.”

Paylaşın