Umut Yazıları

Faşizmin çıkmazı: Meşruiyet – Mehmet Dursun

”Korkuyor Adnan Menderes
kocaman yanakları
sarkıyor yağlı, sarı.
Korkuyor Adnan Menderes
üç saata indi uykusu.
Korkuyor Adnan Menderes
hiçbir korkuya benzemez
halkını satanın korkusu.”
(Nazım Hikmet)

Faşizm, doğası gereği toplumsal kitle olmaksızın ayakta kalamaz. Kendine taban bulamayan faşist rejim, rejim aşamasında inşa edilemez. Bu noktada bugünün Türkiye’si, faşist iktidar biçiminin en olgun, en ileri örneklerinden birini oluşturmaktadır. Toplumsal tabanı olmayan faşizm, kitleler içinde meşruiyet sağlayamayacağı için yapısal bir sorun ile karşı karşıya kalır ve kendi doğası gereği tasfiye olur. Çünkü faşizm, kurumsal bir aygıt haline gelmek için tesis edilmek istenen coğrafyada talep görmek zorundadır. Bu gerek güvenlik kaygıları, gerek sınıfsal çıkar kaygıları, gerekse de ilkel milliyetçi dürtüler yoluyla toplumda inşa edilir. İnşası tamamlanan bu süreç, toplumda karşılık bulan bir faşizmi meydana getirir. Yine birçok farklı alanda kendi için uygun yataklar yaratan faşist iktidar, toplumun ezici çoğunluğunu kendine örgütleyerek ”demokratik meşruiyeti” elde etmenin yollarını arar.

Bugünün burjuva demokrasisinde işletilen çoğunluk demokrasisi, toplumun inşa edilmiş kaygı ve arzularından beslenir. AKP’nin yirmi dört yılda inşa etmek için hiçbir masraftan kaçınmadığı bu gerçeklik, nihayetinde onu hala iktidarda tutan bir toplumsal tabanı yarattı. Bugünün faşist iktidar biçimi, Türkiye’de işletildiği haliyle kültürel ve ilkel motifler ile bezenmiş ”yerli ve milli” soslu bir forma bürünmüştür. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yükselişte olduğu bir süredir gözle görülebilen türleri de, yine o coğrafyaların gerçeklikleri ile paralel olarak ”yerli ve milli” dürtülerden ileri gelmektedir. İtalya’da ateşlenen ”Roma” propagandası, Almanya’da ateşlenen ”Reich” propagandası, ABD’de Trump yönetiminin ateşlediği ”Great America” propagandası, işte bu yerli ve milli dürtülerden beslenen kültürel formlar ve biçimlerdir.

Türkiye’de özellikle 90’lı yıllarda gündeme gelen başörtü yasakları ve dini alanlardaki gelişmeler, AKP’nin çıkış yaptığı yerli, milli ve Anadolu irfanına bezenmiş bir dizi politikayı beraberinde getirmiştir. Bugün AKP’nin tesis ettiği ve toplumsal taban yaratmakta hiç de zorluk çekmediği faşist odak, tam olarak bu düzlemde kendisine hayat bulabilmişti. Peki onu kitleler nezdinde meşru kılan neydi? Şüphesiz bu ögelerden biri, parlamentoda ve sokakta bulduğu karşılık, toplumsal güç unsuruydu. Devletin çeşitli kurumları, parlamento ve sokak, Türkiye sosyolojisinin kilometre taşları olarak siyasal yaşamda önemli rol oynayan faktörlerdir. AKP, bugün için tüm bu meşruiyetini yitirmiş, tüm araçları toplum nezdinde gayri meşru siyasi aparatlara dönüşmüştür.

Bu gerçekliğin en büyük kanıtı, Akın Gürlek’in Erdoğan tarafından Adalet Bakanlığı’na atanmasının ardından mecliste gerçekleştir(eme)diği yemin törenidir. Medyada kendisine geniş yer bulan bu yemin töreni, bir başka noktadan da diğer tüm unsurlardan farklı biçimde kendine yer ediniyor. Nedir bu nokta? Aynı gün aynı kürsüde yemin eden ve Erdoğan tarafından İçişleri Bakanlığı’na atanan Mustafa Çiftçi’nin de aynı şartlarda yeminini gerçekleştirmesi, fakat ondan ziyade Akın Gürlek’in ettiği yeminin gündem olması noktasıdır. İşte yazımızın temel düzlemini de bu iki yemin ve aralarındaki farklar olacaktır.

Faşizmin meşruiyet açmazı, her geçen gün derinleşmekte. Keza Akın Gürlek gibi bir siyasi celladın Adalet Bakanı olarak atanması, bu açmazın daha derine vurduğu bir kazma darbesi daha olarak karşımıza çıktı. ”…Kendi mezar kazıcılarını yaratır.’ diyordu Karl Marx, kapitalizm için. İşte AKP-MHP faşist iktidarı da, attığı her adımda çelişkileri ve krizini daha da derinleştiriyor, kendi mezar kazıcılarını yaratıyor. Edilen iki yeminden neden biri, diğerinden daha gündem haline geldi? Çünkü gözle görülen bir siyasi kırım operatörü, Adalet Bakanlığı gibi bir göreve atandı.

Sonrasında gelişen durum ise, adeta malumun ilanı konumundaydı. Akın Gürlek yemin ederken AKP’li vekiller etrafında koruma görevi gördü. Çünkü parlamento dahil olmak üzere artık hiçbir yerde meşru olmadıklarını, korunmaya muhtaç olduklarını biliyorlar. Kendi krizini bu denli açıktan gösteren bir faşist iktidar, toplumsal tabanını hangi ölçüde yaratabilir, veya var olanı koruyabilir? Bunun tek yolu, yine kendi algı aparatlarıdır ki keza çeşitli platformlarda ”troll” faaliyeti yürüten birkaç bin takipçili sosyal medya hesapları yoluyla da tam olarak bu yönteme başvurmaktalar. Çünkü başka çıkış yolu, başka kitle kontrol araçları kalmadı.

Kürdistan’dan Türkiye’ye yayılan kayyum politikaları, CHP’ye gerçekleştirilen siyasi operasyonlar ve beraberinde gelişen yargının taraflı işleyişi, faşizmin o kaçınılmaz çıkmazını yarattı: Meşruiyet… Artık meşru olmayan ve bunun farkında olduğu için bakanını yemin ederken vekillerle koruma altına alan bir iktidar, çürüyen bir aygıttan başkası olamaz. AKP, yok oluşun eşiğinde son tuşlarına basıyor. Bu noktada devrimci siyaset, siyasi gerçekleri halka açıklama ödevinden geri durmamalıdır. Gündelik siyasetlerden sıyrılarak halka gerçek krizi anlatmalı, gündemine Akın Gürlek ya da çeşitli aparatları değil de onların aparatı olduğu bu faşist rejimi topyekûn hedefe oturtmalıdır.

Bugün parlamentoda vekillerin koruması altında yemin edebilirler. Peki onları çocuk yaşta MESEM’lerde katledilen çocukların sıra arkadaşlarının, açlık sınırının altında yaşamaya mahkum ettikleri işçilerin, sokak ortasında katledilen kadınların, sırtında bir sülük gibi kanlarını emerek yarattıkları saltanatlarının asıl sahiplerinin, yani halkın öfkesinden kim koruyacak? Okullarda kalem tutması gerekirsen fabrikalarda nasır tutan ellerin öfkesinden, birileri lüks içinde yaşarken okula gönderdiği çocuğuna harçlık veremeyen yoksul halktan kim koruyacak? Her akşam evine gittiğinde, evine gidebildiği için o akşam kendini şanslı sayan, sigortasız ve güvencesiz çalıştırılanların öfkesinden, kim koruyacak?

”Bize sorarsanız sizin asıl yeriniz bataklıktır. Ve oraya varmanız için size her türlü yardımı yapmaya hazırız.” (Lenin)

Paylaşın