Umut Gazetesi olarak Sınır Tanımayan Kolektif ile NATO’nun genişlemesi ve Avrupa’daki emperyalist saldırganlık üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Gerçekleştirmiş olduğumuz röportajı okurlarımıza sunuyoruz.
Umut Gazetesi: NATO, kuruluşundan itibaren sosyalist hareketlere, ulusal kurtuluş mücadelelerine ve dünya halklarının devrimci çıkışlarına karşı emperyalizmin temel askeri-siyasal aygıtlarından biri olarak işlev gördü. Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra ise dağılmak yerine genişledi ve yeni müdahale alanları yarattı.
Bugün NATO’nun rolünü tarihsel süreklilik içinde nasıl değerlendiriyorsunuz? NATO’nun kuruluş dönemiyle bugünkü konumu arasında nasıl bir bağ var?
Sınır Tanımayan Kolektif: Ağırlıklı olarak Alman toplumsallaşması içinde yetişmiş / ikinci kuşak göçmenlerden oluşan bir kolektif olarak, politik çalışmalarımızı sınır rejimi üzerine yoğunlaştırmaya karar verdik.
NATO, 1949 yılında tam da bu Batı-emperyal dünya düzenini (liberal, ataerkil, milliyetçi) sürdürmek, genişletmek ve özellikle ideolojik olarak dayatmak amacıyla; anti-komünist bir anlayışla ve sözde demokratikleşme hedefiyle kuruldu. Merkezinde elbette, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra Almanya’nın gücünü kontrol altında tutmak amacıyla “Alman meselesi” de bulunuyordu. NATO’nun son on yıllardaki doğuya ve kuzeye doğru genişlemesiyle, esas olarak üye devletlerin askerî olarak güçlendirilmesi sağlandı; bunun gerekçesi ise bu devletler içinde “barış ve istikrarı güvence altına almak” olarak sunuldu.
Sınır rejimi temelinde, NATO ittifakının ortaya çıkardığı bazı sonuçları tespit edebiliriz:
Ulusal sınırların askerîleştirilmesi ve AB sınır rejiminin küresel ölçekte ihraç edilmesi; bu rejim hem modern savaş yöntemleri için bir test alanı olarak hem de göç hareketlerini kontrol etmek amacıyla ilerletilmektedir. Bu taktiğin amacı göç hareketlerini durdurmak değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır; asıl amaç güç ilişkilerini göstermek (ve değerlendirmek) ve kaçmak zorunda kalan insanları emek güçlerinin mümkün olduğunca sömürülebileceği bir konuma yerleştirmektir.
Toplumların ve toplumsal tahayyüllerin faşistleştirilmesi; bu süreç, ulusötesi bölgeler arasında askerîleştirilmiş sınırların çizilmesiyle güçlenirken, aynı zamanda hareket hâlindeki insanların sürekli olarak insanlıktan çıkarılmasıyla da beslenmektedir. Bunun yanında, insan haklarının ve uluslararası hukukun ne ölçüde daha fazla kısıtlanabileceği, gri alanlara itilebileceği ve açıkça görmezden gelinebileceği test edilmektedir. Bu durum aynı zamanda NATO’nun yukarıda belirtilen iki hedefinin de hizmetindedir.
Uluslararası hukukun ihlal edilmesinin ne ölçüde tolere edildiği ya da bu acıların sorumluları açısından hiçbir hukuki sonuç doğurup doğurmadığı test edilmekte; aynı zamanda bu süreçten nasıl kâr elde edilebileceği araştırılmaktadır.
Bütün bunlar bir boşluk içinde gerçekleşmemektedir; aksine, küresel güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve ulus devletler arasındaki savaş kışkırtıcılığı bağlamında, fakat her şeyden önce devlet kurumlarının alt sınıflara karşı yürüttüğü mücadele çerçevesinde yaşanmaktadır. Bu şekilde, her türlü isyan kıvılcımının, her türlü özgürleştirici eğilimin ve ulus-devlet paradigmasının dışında konumlanma girişiminin daha erken aşamalarda ortadan kaldırılması hedeflenmektedir.
Umut Gazetesi: Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrasında ABD’nin NATO üzerindeki belirleyiciliği daha da arttı. Ancak son yıllarda ABD ile Avrupalı NATO üyeleri arasında ekonomik, siyasi ve askeri düzeyde çeşitli gerilimler de ortaya çıkıyor.
Bu çelişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? NATO’nun geleceğinde çözülme mi, yeniden yapılanma mı, yoksa daha saldırgan bir konsolidasyon mu görüyorsunuz?
Sınır Tanımayan Kolektif: NATO’nun 1949’daki kuruluşuyla değil, NATO’nun da içinden çıktığı sömürgeleştirmenin başlamasıyla birlikte şekillenen bu tarihsel gelişimin sonucunda bugün hâlâ, farklı dünya güçlerinin birbirleriyle rekabet ettiği değişmemiş bir durumun içindeyiz. Güç ve kaynaklar uğruna vekâlet savaşları yürütülmektedir; ancak bloklar artık statik bir şekilde hareket etmemekte, bunun yerine her savaş ve kriz durumunda daha esnek biçimlerde davranmaktadır.
NATO, özellikle ABD ile yaşadığı iç çatışmalar nedeniyle zayıflamış olsa da, gücü güvence altına almayı amaçlayan çıkar temelli bir topluluk olduğu için bir ittifak olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Önümüzdeki yıllarda NATO içinde her türlü eğilim ortaya çıkabilir: parçalanma, yeniden yapılanma ve daha saldırgan bir bütünleşme biçimi. Bunların tümü, NATO’nun iki kutuplu dünya düzenindeki resmî konumunu kaybetmekte olduğu gerçeğini göz ardı etmeye hizmet etmektedir; bu kayıp kaçınılmazdır. Ancak ne yazık ki bu konuyu daha ayrıntılı biçimde analiz etmiş değiliz.
Umut Gazetesi: Dünyanın birçok bölgesinde savaşların, işgallerin ve silahlanma politikalarının hız kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Ukrayna savaşı, Filistin’deki soykırım, Asya-Pasifik’te yükselen gerilimler, Latin Amerika’daki ABD müdahaleleri ve yeni askeri bloklaşmalar “yeni bir emperyalist paylaşım savaşı” tartışmalarını da büyütüyor.
Bugünkü uluslararası tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? İçinden geçtiğimiz süreç yeni bir dünya savaşı hazırlığı mı, yoksa bunun parçalı biçimlerde başlamış hali mi?
Sınır Tanımayan Kolektif: Küresel bir savaş aşamasında olduğumuza inanıyoruz. Emperyalist aktörler, dünyanın bir bölgesinde ittifaklar içinde birlikte savaşırken, başka bir bölgede birbirlerinin karşı tarafında yer alabilmektedir. Sonuçta önemli olan, bunun dünya çapında insanlığa ve toplumlara karşı yürütülen küresel bir savaş olmasıdır. Aramızda kurmamız gereken ittifak da tam olarak budur.
Umut Gazetesi: NATO’nun ve emperyalist güçlerin savaş politikalarına karşı dünya proletaryasının ve ezilen halkların nasıl bir mücadele hattı örmesi gerekiyor?
Komünistler bugün anti-emperyalist ve savaş karşıtı mücadeleyi hangi politik zeminlerde örgütlemeli? Enternasyonal dayanışmanın stratejik görevleri sizce nelerdir?
Sınır Tanımayan Kolektif: Kapitalizmin ve militarizasyonun egemen kültürüne karşı bir hareket geliştirmemiz gerekiyor. Aynı zamanda, insanları bir araya getirmek yerine birbirinden ayıran politik ve ideolojik dogmatizmin de üstesinden gelmeliyiz.
“Ya yemek ya da yenilmek” şeklindeki mevcut ikiliği aşan; dayanışma, yatay örgütlenme ve işbirliği kültürünü inşa edecek bir toplumsal öneri ortaya koymalıyız.
Atina’daki İşgal Altındaki Prosfygika Topluluğu gibi mevcut karşı-önerileri güçlendirmeli ve savunmalıyız.
Batı Avrupa’daki hareket çökmektedir; bunun nedenleri arasında baskı korkusunun yarattığı tecrit, farklı örgütler arasındaki ideolojik parçalanma ve toplumdan kopuş bulunmaktadır. Bunun yerine topluma açılmamız gerekiyor. Ayrıca gerçek başarıların nasıl elde edileceğini, fedakârlık yapma iradesini ve bu mücadeleleri kazanabilmek için ayrıcalıkların nasıl ortadan kaldırılacağını yeniden öğrenmemiz gerekiyor.
Original English Version
Umut Newspaper conducted an interview with the Collective Without Borders on NATO’s expansion and imperialist aggression in Europe. We are sharing this interview with our readers.
Umut Gazetesi: Since its inception, NATO has functioned as one of imperialism’s primary military-political instruments against socialist movements, national liberation struggles, and the revolutionary uprisings of the world’s peoples. After the dissolution of the Soviet Union, rather than disintegrating, it expanded and created new areas of intervention.
How do you assess NATO’s role today within the context of historical continuity? What connection exists between NATO’s founding period and its current position?
Sınır Tanımayan Kolektif: As a collective consisting predominantly of second-generation migrants who grew up within the framework of German socialization, we decided to focus our political work on the border regime.
NATO was founded in 1949 precisely to maintain, expand, and above all ideologically impose this Western-imperial world order (liberal, patriarchal, nationalist), based on an anti-communist outlook and with the purported goal of democratization. At its core was, of course, the “German question,” namely the aim of keeping Germany’s power under control after the end of the Second World War. Through NATO’s eastward and northward expansion over recent decades, member states have primarily been strengthened militarily, justified by the claim of “ensuring peace and stability” within those states.
From the perspective of the border regime, we can identify several consequences produced by the NATO alliance:
The militarization of national borders and the global export of the EU border regime; this regime is being advanced both as a testing ground for modern methods of warfare and as a means of controlling migration movements. The purpose of this tactic is not, and never has been, to stop migration. Rather, its primary function is to demonstrate (and assess) power relations and to place people who are forced to flee into a position where their labor power can be exploited as extensively as possible.
The fascization of societies and social imaginaries; this process is reinforced by the drawing of militarized borders between transnational regions and is simultaneously fueled by the continuous dehumanization of people on the move. At the same time, it serves to test the extent to which human rights and international law can be further restricted, pushed into gray zones, and openly disregarded. This, in turn, also serves the two aforementioned objectives of NATO.
The extent to which violations of international law are tolerated, or whether those responsible for such suffering face any legal consequences at all, is being tested; at the same time, ways of profiting from this process are being explored.
None of this takes place in a vacuum. Rather, it unfolds within the context of the reorganization of global power relations and war-mongering between nation-states, but above all within the framework of state institutions’ struggle against the lower classes. In this way, the aim is to extinguish any spark of rebellion, any emancipatory tendency, and any attempt to position oneself outside the nation-state paradigm at an earlier stage.
Umut Gazetesi: Following the dissolution of the Soviet Union, U.S. influence over NATO has increased even further. However, in recent years, various tensions have also emerged between the U.S. and European NATO members at the economic, political, and military levels.
How do you assess these contradictions? Do you foresee the dissolution, restructuring, or a more aggressive consolidation of NATO in the future?
Sınır Tanımayan Kolektif: As a result of this historical development—which began not with NATO’s founding in 1949, but with the onset of colonization from which NATO itself emerged—we still find ourselves today in an unchanged situation in which different world powers compete with one another. Proxy wars are fought over power and resources; however, the blocs no longer operate in a static manner, but instead act more flexibly in response to each war and crisis.
Although NATO has been weakened, particularly due to internal conflicts involving the United States, it will continue to exist as an alliance because it is an interest-based community aimed at securing power.
In the coming years, all kinds of tendencies may emerge within NATO: fragmentation, restructuring, and more aggressive forms of integration. All of these developments serve to obscure the fact that NATO is losing its official position within the bipolar world order; this loss is inevitable. Unfortunately, however, we have not analyzed this issue in greater detail.
Umut Gazetesi: We are going through a period in which wars, occupations, and arms buildup policies are gaining momentum in many regions of the world. The war in Ukraine, the genocide in Palestine, rising tensions in the Asia-Pacific, U.S. interventions in Latin America, and the formation of new military blocs are also fueling discussions about a “new imperialist war of partition.”
How do you assess the current international landscape? Is the process we are going through a preparation for a new world war, or has it already begun in fragmented forms?
Sınır Tanımayan Kolektif: We believe that we are currently in a phase of global war. Imperialist actors may fight together within alliances in one region of the world while standing on opposing sides in another. Ultimately, what matters is that this is a global war being waged against humanity and societies worldwide. The alliance we need to build among ourselves is precisely one based on this understanding.
Umut Gazetesi: What kind of line of struggle should the world proletariat and oppressed peoples adopt against the war policies of NATO and the imperialist powers?
On what political grounds should communists organize the anti-imperialist and anti-war struggle today? What do you think are the strategic tasks of international solidarity?
Sınır Tanımayan Kolektif: We need to develop a movement against the dominant culture of capitalism and militarization. At the same time, we must overcome the political and ideological dogmatism that separates people rather than bringing them together.
We must put forward a social alternative that goes beyond the current binary of “eat or be eaten” and that builds a culture of solidarity, horizontal organization, and cooperation.
We must strengthen and defend existing counter-proposals, such as the Occupied Prosfygika Community in Athens.
The movement in Western Europe is collapsing; among the reasons are the isolation produced by fear of repression, ideological fragmentation between different organizations, and alienation from society. Instead, we need to open ourselves up to society. We must also relearn how real successes are achieved, the willingness to make sacrifices, and how privileges can be dismantled in order to win these struggles.
