Devletin bu hafta sonu için büyük şehirlerde ve Zonguldak’ta devreye soktuğu sokağa çıkma yasağı gülünç bir durumdur. Ülke nüfusunun ¾’ ünden fazlasına sahip olan bu 31 şehirde hiçbir tedbir ve önlem alınmadan insanlar 2 gün boyunca hapsedilecek ama çalışması istenen emekçiler yine işbaşı yapacaktır. Bu bir salgın kontrol mekanizması değil tam aksine sermayedarların yarın veya bir başka gün yaşayacağı ekonomik buhranlara dair bir kontroldür. (Ayrıca hatırlanacağı gibi İzmir’de bir fabrikada en son rakamıyla 50 olan enfekte işçi sayısı bulunmaktaydı, geri kalan işçiler ise üretimin durdurulmasını istemesine rağmen patron ve devlet sosyal mesafe kuralı uygulandığı sürece sorun olmayacağını belirtmişti.) İktidar bu salgın sürecini hiçbir şekilde halk için yönetmemektedir ve insanları göz göre göre ölüme göndermektedir. Çünkü sokağa çıkma yasağının başlayacağı gece yarısından çok kısa bir süre öncesinde duyurulan bu karar, zaten cebinde üç kuruş parası kalan ve onu da olabildiği kadar uzun vadede harcamak isteyen emekçilerin, gençlerin ve ezilenlerin bir anda planlarının bozulması ve yığınlar halinde sokağa çıkarak son alışverişlerini yapmalarına sebep oldular. Tabi ne uygun stoklar bulunabildi ne de sosyal mesafe uygulaması gerçek oldu. Devlet bir kez daha sermaye için tarihsel rolünü oynayarak sınıfta kaldı ve ülkeye gerçek anlamında bir kaos hakim oldu. Trafik gece yarısı bir çok yerde felç olmuş, yaşamsal ihtiyaçların satıldığı her dükkanın içi ve dışı tıklım tıklım olmuştur. Yani insanlar tüketim araçlarına erişim için enfekte olma ihtimalini göze almıştır. Gözler önüne serilen ve ülkenin birçok yerine ait olan fotoğraflar gösteriyor ki tüketim malzemesine erişim mecburiyeti salgın karşısında yenilmiştir. Bu kontrolsüzlük ve iktidarın yönetim anlayışı her dakika ‘önlemlerimiz patronlarımız içindir’ demektedir. Bir deyim vardır ‘ekmek kavgası’ diye, emekçinin alınterini anlatır ama bu gece yarısı gerçekten ekmek için kavgalar yaşandı. Bu emekçilerin suçu değil iktidarın suçudur.
Salgın ve sokağa çıkma yasağının, somut yaşam ile kapitalizmin üst yapısal olguları arasında büyük bir karmaşanın doğmasına sebep oldu. Hayatta kalabilmenin kendisi ‘hamdolsun’ dedirtenler ile halkın arasındaki uçurumu fazlasıyla açıyor. Hangi ülke toplumu olursa olsun fark etmez, insanlar zihinlerinde varlıksal nedenlerini ve yaşama tutunma olgusunu günümüzde fazlasıyla irdelemektedir. Bunun anlamı bir yanıyla modern toplumlarda giyinme, gelir elde etme, barınma, beslenme ve sağlıklı olarak hayatta kalabilmektir gibi temel ihtiyaçlardır.
Pandemiye dönüşen ve dünya genelinde 1.7 milyon insanı enfekte eden koronavirüsü nedeniyle insanlık ekonomik krizlerde yaşadığı sorunlara yakın oranlarda benzeyen ama dünyaya bakışı nedeniyle büyük farklılıkları olan bir sürece girmiştir. Elbette ki ekonomik krizin ‘zaten kapıda’ olduğunu söyleyenler yanılmamış olsa da onu ortaya çıkaran sebep nedeniyle farklı bir ivme kazanmıştır. Kendisiyle övünen her devlet de hem ölümlerin kontrol altına alınabilir düzeyde olmasını istemekte hem de bunu fırsata çevirme yollarını aramaktır. Zenginler dışında kalan herkes ise -yani ülke ve dünyanın tamamı- bu çağda komünal toplum örnekleri sergilemektedir. Ama bir farkla; kapitalizmde üretim araçları toplumsal olmadığı için sergilenen örnek hayatta kalabilmenin dayanışması halindedir. İnsanlar hayatta kalabilmek için (bunu sadece salgının öldürücülüğü anlamında değil işsiz kalma anlamında da düşünmek gerekiyor) üretim araçlarına sahip olmadan tüketimin depolanması nedeniyle bir yere kadar kendisini var edebilir. Çünkü üretimin kısıt düzeye ineceği ve bir işi olmayanların da hiçbir şekilde maddi gelir elde edemeyeceği bir dünyada yaşamsal hiçbir revizyon kurtarıcı olamaz. Tarih çarkı bugüne kadar ilerlemiş iken o komünal öz ise bu dönemde üretim araçlarına sahip olma ve eşit yaşama özlemini hissettirmektedir.
Toplumun üretim araçlarına şu anda sahip olamayışı nedeniyle tüketim ürünlerinin karşılanması bir mecburiyettir. Herhangi birinin küçük de olsa bir topluluk için alışveriş yapmayı kabul etmesi çağımızın olumlanabilir bir davranışıdır. Bu olumlanabilir davranışların tamamı organize olup tüm toplumu devletten bağımsız olarak bir ağ gibi saracaksa, kadına yönelik şiddeti durduracaksa, grevler örgütleyecekse, kooperatifler kurup sokağa çıkma yasağını temelsiz ilan eden iktidarın tam karşısında halkın ihtiyaçları için duracaksa, gençliğin dinamizmi ile hayatı durduracaksa ve devletin yalanlarıyla, sınıf düşmanlığıyla gerçek bir kavga verecekse bu dayanışmalar önem kazanır. Devlet kendisi için kontrol edilebilir düzeyde olan halk dayanışmasını olumlarken, ona çelme takmak ve buradan bir ‘ikili iktidar alternatifi/komün’ yaratmak gerekiyor. Çünkü her ne kadar toplum bir öz’e dayanarak bu dayanışmayı gerçekleştirse de devlet de bir süre sonra yine kendisine mecbur bırakmaya çalışacağı bir toplum izolasyonu yaratmak isteyecektir. Tabi bu durumun anti-tezi olan başta işçilerin ve işsizlerin yaşamsal içgüdüleri de devreye girecektir. Bu durumu örgütsüzce kendi kaderine bırakmadan ‘devreye girebilir’ değil de ‘nasıl devreye sokabiliriz’ diye tartışma amacı güdüyoruz.
Ülkemizde ise devlet (her devlet için demek de doğrudur) bu çelişkilerinin varoluş sebebi olmaya devam ediyor. Sokağa çıkma yasağının tedbirsiz alınması, yoksul emekçi halkımızın iktidarın yarattığı panik ortamında bu tip davranışlar sergilemesi çok normaldir. Bu bir canlılık içgüdüsüdür ve iktidarın bu yasakla elde etmeye çalıştığı diğer psikolojik etmen halkın panik ve korkusunu yaratarak kendine mecbur kılmaktır. Alınmayan önlemler sokağa çıkmamak denilen yöntemle hak ve özgürlüklere, yaşam hakkının kendisine ve toplumun dayanışma psikolojisine saldırılar şeklinde hergün yeniden üretiliyor. Devlet için halkın sağlığı önemli olsa idi önlemler çoktan alınır ve ‘dualar’ edilmezdi. Burada devletin yapmak istediği durum ölümle tehdit edip rıza kültürü üzerinden bir suçu toplumun üzerine atmaktır. Önlemler alındı ama halk kendi önlemini almadı demek iktidar için sadece bir cümleden ibarettir. Hatta ‘önceden stok yapacaktınız!’ demenin de bir karşılığı yoktur. Bugün sokağa çıkma yasağı ilan edilip mecburen dışarı çıkan insanların ve toplumun genelinin sağlığının sonuçları en geç bir hafta içinde belli olacaktır. Devlet toplumun devrimci dinamik gücü olan başta işçi sınıfını, kadınları ve gençliği en ağır koşulların içerisine bırakarak hem dayanışmanın devlet esaslı olmasını hem de planlı ölümleri ve rıza kültürünü oluşturmak isteyecektir.
Kapitalizmin artı değer yasasında sermaye birikimi gerçekleşmesi emekçiden (emek gücünden) minimum düzey ve maksimum verimlilikte çalışması istenmektedir. Emek gücünü sokakta gördüğümüz satılabilen en küçük bir ürünün bile yaratıcısı olan bir düşük ücretli ürün olarak ele alırsak, o, bütün maddeler içerisinde beden işçiliğiyle beraber canlı olan yegane varlıktır. Ve ancak işçi kendisini bu pazara yaşamsal mecburiyetten dolayı asgari ücretle sunduğunda diğer işçilerin ürettiği bir ürünü alabilmektedir. Bu bir mecburiyettir ve bugünün salgın koşulunda ise ölüm zaten bir işçinin kapısını her an çalabilecekken virüs kendisine gelene kadar çalışmayı ve sokağa çıkma yasağına rağmen ‘o markete gitmeyi’ mecbur görmektedir. Ancak bu durumu bir kabulleniş olarak görmek yanlıştır, çünkü evde kal çağrısı defalarca demek gerekir ki işçiler için değil patronlar içindir. Diyalektiğin, her şeyin iç içe ve birbiriyle etkileşim halinde olduğu öğretisi doğrultusunda işçilerin ve halkın ‘virüs nedeniyle ölümü’ ile toplumsal varoluşun nedeni bir kavga içerisindedir. Üst yapısal olguların zihinlerde yaşanan kavgasıyla yaşamsal gerekçelerin birleşmesi iradi bir süreçtir ve örgütlendirilmek mecburiyeti vardır.
Bu kavganın bir boyutu da gençlik cephesinde verilmektedir. Geçtiğimiz yaz aylarında başlayan ve okulların açılmasıyla bir ivme kazanan devrimci gençlik hareketi bugünlerde ise esas göreviyle yüzleşmektedir. Akademik, demokratik taleplerin yanına siyasal talepler eklenince işçi sınıfıyla birlikte mücadele etmek gerçekçi çözümler üretmektedir.
Karantinaya çevrilen yurtlarından kovulan öğrenciler bir gece yarısı ne yapacağını bilemez halde sokağa atılmışlardı. Belki ertesi günlerde borçlanarak evler tutuldu, belki var olan öğrenci evlerine gidildi yahut aile evlerine dönmek zorunda kaldılar. Bu da yetmezmiş gibi online eğitim ile akademik ve demokratik taleplerin ortak paydasında yer alan birçok sorun ortaya çıktı. Online eğitimde öğrencinin internetinin yetersiz oluşu, KHK ile atılan hekimlerin işe geri alınmayıp intern öğrencilerinin hastanelere alınmasının önünün açılması, sağlık-beslenme ile evlerde birçok araç ve gerece maddi yetersizlikten ötürü erişememek, kiraları ve faturaları ödeyememek gibi birçok sorun daha ilk günlerini yaşamaktadır.
Üretim ilişkilerinin salgına tekabül eden bugünlerinde gençliğinde dahil olduğu herkes çalışma mecburiyeti hissetmekte, insan ilişkileri ise dayanışma gündemiyle yol almaktadır. Sözde yasaklanan işten çıkarmalar, dolaylı yoldan ve önü iktidarca açılarak ücretsiz izne çevrildi. Burjuvazi emek gücü ile emekçinin objektif ve subjektif koşullarını iki ayrı kutba koyup örgütsüzleştirmeye çalıştığından beri işçi sınıfıyla beraber toplumun geneline yayılan iki anlayış vardır. Biri, emek gücünü patrona satabilmek ve hayatta kalmak. İkincisi ise bu çıkmaz döngü de işçilerin üretimi, toplumun yaşamın geri kalan unsurlarını dudurdurmasıdır. Halkın geçimini sağlaması için çalışmak zorunda olduğu her an ve özellikle bugün emek ve sermaye arasındaki ilişki devletin patronları desteklemesiyle minimum zararla bu işin içinden çıkmaya yönelmiştir. Çalışmak zorunda olan işçi sınıfı işten çıkarmalarla gittikçe büyüyen bir işsizlikle karşı karşıyadır. Bunun içerisinde yer alan gençler ise eğitimlerini ya yarıda bırakıp iş arayacaklar ya da bunun devrimci çözümü için arayış içinde olacaklardır. Ve her ne olursa olsun devrimci gençlik mücadelemiz bütün bu kategorilerdeki gençliği gerek sendikal alanda buluşarak ya da alan örgütlenmeleri içerisinde buluşarak kitleleri karşılayacaktır.
Bu dönemin maddi gelir veya yaşam gereçleri edinme mecburiyeti kapitalizmin bütün üst yapısal olgusuyla bir kavgaya girmektedir. Üst yapısal olguların kitlelerin bilincinde devrimcileşmesi mevcut örgütlü devrimci gençliğin birleşik mücadelesiyle gerçekleşecektir. Bugünün örgütlü gençliği -sendikal ya da devrimci örgüt olarak- kitleler ile ilişkisinin daha fazlalaşması için emek ile sermayenin doğrudan arasına girmeli ve ideolojik ve pratik öncülük yapma cesaretini gösterebilmelidir. Verdiğimiz örneklere (tıp intern öğrencileri, öğrenci evlerinin kira ve faturaları, online eğitim için internetin sağlanmayışı, stajyer bir avukatın sosyal medya paylaşımları neticesinde gözaltına alınması ve diğer akademik- demokratik- siyasal taleplerin hepsi) ihtiyaç olan bir örgütlenmenin varlığı devrimci kadroların hedefiyle doğrudan alakalıdır. Tıp öğrencilerinin gittikçe artan talepleri -ve tabi ki sağlık emekçilerinin alkışlarla tebrik edilmesi ve ertesinde şiddete maruz bırakılması-, bu dönem mezun olmayı beklerken online eğitimin eşitsizliği nedeniyle mezun olamayacak olan bir genç, bir gün sonra yaşayacağının garantisi olmayan bir üniversiteli vb için yürütülecek akademik- demokratik ve siyasal mücadele için hem sendikal öz örgütlenme ve mevcut sektörlerin kurum ve sendika gençliğiyle bir araya geliş hayatı durdurabilecek komün komiteleri yaratabilecektir. Çünkü bu taleplerin hepsi bahsi geçen kapitalizmin üst yapıları olan kurumları sorgulamayı daha hızlı yapmaktadır. Kağıt atık toplayıcılarının geçiminin doğrudan sokak olduğu bilinmesine rağmen sokakta olduğu için para cezasının kesilmesi, yıllarca ödenen vergilerin varlığının hissedilmemesi ve aynı zamanda Erdoğan’ın 7 maaş açıklamasına binaen sarayın 1 haftalık harcamasının aktarılmasının daha fazla paraya tekabül etmesi, bilimsel yöntemler yerine anti-bilimsel açıklamalar yapılması (sözde bir kaç bilim insanı Türk geni virüse yakalanmayacak diyordu) ve emekçiler ile ailelerinin sağlıksız ortamlarda işe gitmesi nedeniyle devlet kurumlarının tamamen zihinlerde alt üst olması, Sağlık Bakanlığı ile Diyanetin açıklamaları… Bu bir sorgulayışın başlangıcıdır. Eğer ki herhangi bir insan bu sorgulayışın temeline kapitalist sistemi koyuyorsa o kişi bu sistemin çarpıklığıyla yüzleşmiştir ve iktidarın da bu çarpıklığın yürütücüsü olduğunu kavrayarak devrimcileşebilir. Bu kategori içerisinde yer alan emekçi ve gençlik kitlesi günden güne artmaktadır. Burada bir alternatif hayat doğalından devletsiz-iktidarsız ilerlemektedir. Tersi ise iktidarın yalanlarıyla boyalı hayal dünyasına kapılmış bir kısım emekçidir. Bu kategoridekiler ise çareyi devletli-sivil toplum dayanışmasında görmektedir. Bu noktada birleşik gençlik mücadelesi ile bütün alanların birleşik mücadelesi bunun yalanlardan ibaret olduğunu göstererek gerçekçi haberlerin ve sağlık, beslenme, barınma gibi kurumların kurumsallaşmasını sağlamalıdır.
Bütün bunlar olurken gençliğin karşısına her geçen gün görevler çıkmaktadır. Alan örgütlenmesi içerisinde özerk olarak birleşik mücadeleyi ne kadar savunuyorsak, birleşik mücadeleyi tüm anlamıyla da savunmak gerekmektedir. Gençliğin işçi sınıfıyla beraber mücadelesi ve bunların koordinasyonu, hedefi tekleştirmekte ve topyekun bir mevzi kazanma ihtimali yükselmektedir. Sendikal mücadele ile ekoloji mücadelesi, sokakta durdurulan hayat ile Alevilerin mücadelesi vs. ne kadar çok buluşursa birleşik mücadele gerçek anlamına ulaşmaktadır. Tekil olarak devrimci örgütlerin bir araya gelişi değil topyekun anti-kapitalist ve anti-faşist mücadele büyütülmelidir. Bunun için gençliğin ilk görevi kendi birleşik kurumsallaşmasını sağlamak ve kampanyalara başlamaktır.
Gençliğin sendikal mücadele ile buluşması da sınıfla kader ortaklığı ve mücadelede dinamiklik ile yaratıcılık açısından önemli bir konuya tekabül etmektedir. Presendikal taleplerin üçlü formasyonu (akademik-demokratik-siyasal) bütün üniversite gençliğinin arayıp da bulamadığı bir cevherdir. Bu cevheri işlerken alan içerisinde en küçük kılcal damarlar olan kitlelerin fakültesi ne olursa olsun onların taleplerine çözüm olacak esaslı bir komünler örgütlenmesi ve bunların ülke çapında merkezileşmesi günün acil ihtiyacıdır. Sağlık öğrencisinin ayrı talepleri, eğitim fakültesi öğrecisinin ayrı ve hukuk fakültesi öğrencisinin ayrı talepleri mevcuttur ama onları birleştiren yaşamsal esas ihtiyaçlar ile devletten bağımsız dayanışma komünleridir.
Sonuç olarak;
Üniversite öğrencilerine dönük olarak siyasallaşan akademik ve demokratik talepler birleşik gençliğin önderliğinde komünler/ komiteler kurabilme ve ülke çapında merkezileşme gücüne sahiptir. Özellikle bugünlerde artan sosyal medya kullanımı önemli bir araç olmakla beraber örgütlenmek ve ajitasyon/propaganda için güçlü bir konumdadır. Ancak sokağın gücü bütün bunları bir araya getiren ve getirmesi gerekendir. Bugün belki de gençlik kitleleri için sokağa çıkış zor gibi görünse de asıl olan lokal lokal de olsa kapitalizmin işleyiş çarkına engel olmaktır. İşçi sınıfının grev gücü ile gençliğin dinamizminin sokakta hayatı durdurucu gücünün bütün haklarını kullanarak harekete geçmesi kaçınılmazdır. Ev kiraları, faturalar, temel ihtiyaçlar veya bir takım borçların zamanı her dakika yaklaşmaktadır. Talepler devlete bir çağrı değil tam aksine kitlelere neler yapılması gerektiğinin gösterilmesi biçiminde olacaktır.
Gençlik, işçi sınıfının devrimci sosyalizm ideolojisiyle bulaşacaktır.
Geçinemeyenler değil, iktidara nefes aldırmayanlar olacağız!
