Gündem

Cenk Ağcabay-Korona Aynasında Irkçılık Hegemonya Savaşı ve Eşitsizlik

İntro:

Bolşevik Parti önderi Lenin, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında en kanlı günler yaşanırken yazdığı bir yazıda, “savaş” demişti, “politikanın başka araçlarla devamıdır”. Bugün yaşanan korona salgınıyla gözler önüne serilen sahneler, emperyalist merkezler açısından salgının da “politikanın başka araçlarla devamı” olduğunu apaçık göstermiyor mu?

Amerika’da koronavirüsten kaynaklanan ölüm sayısı 18,777’e ulaştı. Amerika’da bu süreçte hızla artan ölümler, Amerikan kapitalizminin yapısal-temel bir özelliğini çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Louisiana Valisi Jon Bel Edwards, yönettiği kentte salgının durumu hakkında bilgiler verdiği basın toplantısında, ölenlerin yüzde yetmişten fazlasının Afrikalı-Amerikalılar olduğunu söyledi. (‘It’s a racial justice issue’: Black Americans are dying in greater numbers from Covid-19, April 8)

Başka bir kaynakta verilen bilgilere göre, Şikago’da siyahlar toplam nüfusun 32’sini, ölenlerin yüzde 67’sini oluşturuyor. Milwaukee’de siyahlar nüfusun yüzde 26’sını oluştururken ölenlerin yüzde 81’i siyah. Illionis’te siyahların toplam nüfusa oranı yüzde 14 ölenlerin yüzde 42’si siyah. Michigan’da siyahlar yüzde 14’lük bir nüfus oranına sahip olurken ölenlerin yüzde 41’i siyahlardan oluşuyor. (The coronavirus is infecting and killing black Americans at an alarmingly high rate, Washington Post, 8 April)

Amerikan basınında yer alan bu bilgiler, salgın konusundaki günlük bilgilendirme toplantısında Trump tarafından da teyit edildi; Trump konuşmasında ABD’de salgından “siyah toplumun diğer toplumlara nazaran neden 3 ya da 4 kat daha fazla etkilendiği” sorusunu sordu. Beyaz Saray’da Koronavirüs’e karşı oluşturulan Görev Gücü’nü yöneten Anthony Fauci ise, yaşanan krizin eşitsizliğin “ne denli kabul edilemez boyutta olduğuna güçlü bir ışık tuttuğunu” söyledi.

Amerikan Ordusunda görev yapan siyahi bir Cerrah olan General Jerome Adams ise, konuyla ilgili olarak Guardian’a yaptığı açıklamada, “Ben 45 yaşındayım. Kalp hastasıyım. Bir haftamı kalp rahatsızlığımdan dolayı yoğun bakımda geçirdim. Astım hastasıyım ve bende diyabet başlangıcı var. Siyah Amerikalılar arasında sürekli büyüyen yoksulluğun mirasını ben kendim temsil ediyorum. Salgında ortaya çıkan bu durum ise benim kalbimi yaralıyor” diyordu.

Korona siyahları öldürüyor çünkü Amerika’da kapitalist sınıfsal hiyerarşi büyük ölçüde ırksal hiyerarşiyle kesişen bir tarihsel-yapısal kalıp üzerinde şekillendi. Kölecilik mirasına dayanan Amerikan kapitalizminin sınıfsal şekillenmesi büyük ölçüde miras aldığı bu ilişki temelinde gelişti ve General Adams’ın sözünü ettiği “büyüyen yoksulluğun mirası” bugün siyahların salgına çok daha savunmasız bir pozisyonda yakalanmasına yol açtı.

Rakamlar gerçekliği öylesine güçlü yansıtıyor ki, yeminli ırkçı-faşist Trump dahi konu hakkında sorular sormak zorunda kalıyor. Jerome Adams bir getto’da geleceksizlikle, yoksullukla boğuşan bir siyah değil. Amerikan Ordusunda Generalliğe yükselmiş bir cerrah. Yani eğitimli, alt sınıftan gelip toplumsal piramidin üst kısmına doğru tırmanmayı başarmış bir unsur ama uğursuz “miras” onun da peşini bırakmıyor. “Mirasın” biriktirdiklerinin onun sağlığı üzerindeki etkileri, alt-sınıflardan siyahların salgından neden diğer gruplara nazaran “3 ya da 4 kat fazla etkilendikleri” sorusunun yanıtını içinde taşıyor.

“Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır”

Bolşevik Parti önderi Lenin, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında en kanlı günler yaşanırken yazdığı bir yazıda, “savaş” demişti, “politikanın başka araçlarla devamıdır”. Bugün yaşanan korona salgınıyla gözler önüne serilen sahneler, emperyalist merkezler açısından salgının da “politikanın başka araçlarla devamı” olduğunu apaçık göstermiyor mu? Salgın öncesi dönemde dünya gündeminin en önemli başlığı Trump’ın Çin’e karşı yükselttiği “ticaret savaşıydı”. Korona salgını “ticaret savaşının” üzerine geldi; Amerikan yönetiminin Çin’de yayılan salgın karşısındaki tutumu, aynı zamanda “ticaret savaşının” da kurmaylarından Ticaret Bakanı Wilbur Ross tarafından geçtiğimiz ocak ayında, “Bizim işimize yarayacak, işlerin tekrar Amerika’ya getirilmesine yardım edecek” sözleriyle ifade edilmişti.

O dönem Çin’de korona kaynaklı 181 ölüm kayıtlara geçmişti, hastalığın bulaştığı insan sayısı 8100 idi. ABD yönetimi Çin’deki salgını büyümekte olan bir halk sağlığı sorunu olarak değil, “ticaret savaşında” işine yarayacak bir silah olarak değerlendiriyordu. Sözü edilen virüs ise yine aynı yönetimin en tepesindeki iki isim Trump ve Pompeo’nun ifadeleriyle “Çin virüsü”, “Vuhan virüsü” idi. Çin halkının beslenme alışkanlıklarına yönelik ırkçı hezeyanlar ideolojik bir silah olarak “saygın” Amerikan basını tarafından o dönem hızla boca edildi. Liberal ABD basını alçakça bir ırkçılığa yaslanan argümanlarla Çin’i hedef alırken, özel olarak Çinlilere genel olarak Asyalılara yönelik fiziksel saldırılar Amerika’dan İtalya’ya, İngiltere’den Almanya’ya uzandı.

Söz konusu olan, herkesi ilgilendiren bir halk sağlığı sorunu değil, emperyalist hegemonya mücadelesinde kullanılmaya elverişli bir silahtı. Onlar bırakalım büyük bir halk sağlığı tehdidine maruz kalan bir ülkeyle dayanışmayı, ellerini oğuşturarak rakiplerinin daha fazla zarar görmesini bekliyorlardı. Onlar için yaşanılan bir salgın değil devam etmekte olan savaşın bir cephesiydi ve savaşın en önemli silahlarından biri propaganda merkezi olarak medyaydı. Vijay Prashad – Du Xiaojun – Weiyan Zhu’nun konuyla ilgili son yazılarında isabetle belirttikleri gibi, Batılı bilim insanları o dönem virüsün kaynağı hakkında Batı basınının iddiaları konusunda “insanları dikkatli olmaya çağırırken”; Batı basını “virüsün kaynağı hakkında istikrarlı olarak bilimsel temele sahip olmayan iddialarda” bulunmaya devam ediyordu. (How China Learned About SARS-CoV-2 in the Weeks Before the Global Pandemic, Counterpunch, April 8)

Kendi bilim insanlarının değil, ağırlıklı olarak kendi devlet örgütlerinin derinlerdeki katlarının yönlendiriciliğinde haber yapan ve esas olarak emperyalist bir propaganda aygıtı işlevine sahip olan Batı basını iddialarını istikrarlı biçimde sürdürdü. Bu süreç içinde yapılan kimi haberlerde şu tarz ögeler de gündeme geliyordu: “Virüs yayılırken iki güç ABD’yi baltalamak için güvenilmez komplo teorilerini yükseltiyorlar”. New York Times gazetesi bu örnek haberinde, Rusya ve Çin’in, ABD’yi yıpratmak için salgınla ilgili komplo teorileri yaydıklarını, ABD istihbarat örgütü yöneticileri ve üst düzey ABD diplomatlarına dayanarak iddia ediyordu. (As Virus Spreads, China and Russia See Openings for Disinformation, March 28)

ABD istihbarat kaynakları haberde, sözü edilen “iki gücün” Amerika’da iç bölünmeler yaratmak için salgını kullandığını dile getiriyordu ancak Amerika’daki iç bölünme zaten siyahların ve yoksulların ölüm oranlarını gösteren rakamlarda en çıplak haliyle ortaya çıkmıyor muydu? Aynı gazetenin sayfalarında, salgın sırasında çalışmak zorunda kalan işçilerin çoğunluğunun siyah ve Hispanik Amerikalılardan oluştuğu defalarca haberleştirilmişti. Aynı sayfalarda, Amerika’da siyahlar arasında evden çalışma oranının sadece yüzde 20 olduğu bilgisi de verilmişti. Dahası, Amerikan basınında geçen hafta öne çıkan bazı haberler, Amerika’daki korona kaynaklı ölüm sayılarının gerçeği temsil etmediğini vurguluyordu. Görüşlerine başvurulan çok sayıda sağlık yetkilisi bu iddianın doğruluğunu teyit etmişti.

Haberlerde özel olarak koronanın en sert vurduğu New York örneği üzerinde durulmuştu ve görüşülen New York Şehir Konseyi Sağlık Komitesi Başkanı Mark Levine, normal koşullarda günde 20-25 insanın evinde öldüğünü ancak salgın günlerinde bu rakamın 200-215 arasında seyrettiğini belirtiyordu. Levine, sadece testi pozitif çıkan ölümlerin resmi korona kayıtlarına girdiği bilgisini vermişti. Evde ölen ve hastanelere gitmeyen ya da gidemeyenlerin büyük çoğunluğu sağlık hizmetlerine erişimi en sınırlı olan yoksullardan oluşmaktadır. Siyahların bu kapsamdaki insanlar arasında çok yüksek bir orana sahip olmaları da gerçekliğin başka bir yönüdür. (Ten times as many New Yorkers are dying in their homes than normal and they aren’t being tested for COVID-19, AlterNet April 7)

Neden herkes virüsün “Vuhan virüsü” olduğundan bu kadar emin?

ABD’nin propaganda aygıtı salgın boyunca hiç hız kesmeden çalışmaya devam etti. Oysa; 17 Mart’ta, Kaliforniya’daki Scripps Araştırma Enstitüsü’nden Kristian Andersen ve ekibi yani konuyla doğrudan ilişkili bir Amerikan bilimsel kurumunun Amerikalı araştırmacıları “yeni koronavirüs türü olan SARS-CoV-2’nin genlerinde, polibazik bölünme sitesi olarak bilinen, yarasa veya karınca yiyenlerde rastlanan koronavirüs [türlerinde] daha önce görülmemiş bir mutasyon olduğunu gösterdi. [Buna göre] virüsün insanlara yıllar önce bulaşmış olma olasılığı vardı ve zorunlu olarak Vuhan’da bulaşmamış olabilirdi.” Bir Amerikan bilimsel kurumuna ait bu araştırmanın sonucu doğal olarak ana akım ABD basınında kendine küçücük bir yer bile bulamadı, çünkü virüs, insanlara yıllar önce bulaşmış olabileceği gibi, Vuhan’dan çıkmamış olma olasılığı da belirtilmişti.

Batı basını bu süreçte sadece kendi devlet örgütlerinin propagandasına hizmet eden ırkçı hezeyanları sayfalarına taşımakla yetinmemişti, aynı zamanda Çin’de bilim insanlarının yaptıkları araştırmaların sonuçlarını Çin’in devlet propagandası olarak kestirip attığı için sayfalarına taşımamıştı. Oysa, Guangdong Uygulamalı Biyolojik Kaynaklar Enstitüsü’nden Dr. Chen Jinping ve ekibi yaptıkları araştırmanın sonucunda Andersen ve ekibinin ulaştıklarına benzer bir sonuca ulaşmış ve bunu 20 Şubat’ta yayınladıkları bir raporla dünyaya duyurmuşlardı. Çinli bilim insanlarının rapor ve görüşlerini yok sayan Batı basını, Çin karşıtı kampanyasının ikinci aşamasını, Çin’de salgının hızını yavaşlatmaya ve salgını kontrol altına almaya dönük önlemler üzerine inşa etti. Sürekli manşetlere taşınan haberlerde ve yorum köşelerinde bu kez konu, Çin devletinin salgına karşı uyguladığı araç ve yöntemlerin kötülüğü ve Çin halkı üzerinde estirilen devlet terörüydü. Öyle ki, Çin’de uygulanan yöntemler nedeniyle yönetime karşı bir ayaklanmanın işaretlerinin görülmeye başlandığı müjdeleniyordu. Çin’de karantina önlemlerinin yoğunlaştığı günlerde The Economist, “Otokrat Çin yöneticileri koronayı iktidarlarını sıkılaştırmak için bir fırsat olarak kullanıyor” diyordu. (The Economist, 29 February 2020)

Salgın Avrupa ve Amerika’ya yayıldı; Çin’de salgına karşı uygulanan araç ve yöntemlerin tümü ABD ve Avrupa’da da uygulanıyor. Kısa bir süre öncesinde kadar sürekli kötüledikleri, kabul edilmez buldukları tüm yöntemleri kendileri hiçbir rahatsızlık duymadan uyguluyorlar. Çin’de salgının kontrol altına alınması ve Batı’da ölümlerin hızla artması üzerine başlayan yeni kampanyanın konusu, Çin devletinin gerçekleri gizlemesi, gerçek vaka ve ölüm sayılarını açıklamaması üzerine inşa edilmişti. New York Times, Wall Street Journal, Washington Post, yaptıkları haberlerde, Çin’deki kaynaklarından aldıkları bilgilere işaret ediyor, ancak Çin’deki devlet baskıları nedeniyle kaynaklarının isimlerini gizli tutmak zorunda olduklarını belirtiyordu; tümünün ortak iddiası, Çin yönetiminin ölüm sayılarını gizlemek için ölenleri geceleri toplu mezarlara gömmesiydi.

ABD’de ölü sayısı 18.777’e ulaştı; geçtiğimiz gün neredeyse tüm medya kanallarında yer alan görüntü ve haberler, Coronavirüs nedeniyle yaşamını yitiren sahipsiz cenazeler için New York’ta Hart Island’da kazılan toplu mezarlara odaklanmıştı. Toplu mezarları kazanlar Rikes Island hapishanesinden getirilmişti, saatlik 6 dolara çalıştırılıyorlardı. Bu hapishanede korona kaynaklı bir ölüm yaşanmıştı ve salgın hapishanelerde yayılıyordu. (A tale of two New Yorks: pandemic lays bare a city’s shocking inequities, Guardian, April 10)

Bu haber, Çin veya Rus gazetelerine ait değil, İngiltere’nin Guardian gazetesinin Amerika basımında yer alıyor. Haberde görüşlerine başvurulan New Yorklu kamu avukatı Jumaane Williams “salgın New York’ta iki ayrı toplumun varlığını açığa çıkardı” diyor. Williams, şehrin sınıf ve ırk hatlarındaki derin bölünmüşlüğüne işaret ediyor. New York’taki, hemşirelerin, şoförlerin, toplu taşıma çalışanlarının, market işçilerinin, temizlik işçilerinin % 79’unun siyah ve Hispanik Amerikalılar’dan oluştuğu bilgisini veren Williams, bu grupların salgın sırasında “diğerleri” gibi şehir dışındaki yazlık evlerine gitme ya da eve kapanıp siparişlerini kapı önüne getirtme seçeneklerine sahip olmadığını, “ön cephede” çalışmak zorunda olduklarını, bu nedenle aynı salgının iki toplum tarafından bambaşka yaşandığını vurguluyor.

New York’ta en fazla korona vakasının bulunduğu semtlerin “ön cephe” emekçilerinin yaşadığı alanlar olduğu haberde verilen bir başka detaydır. New York’ta nüfusunun yüzde 84’ü siyahlar, Hispanik ve melezlerden oluşan Bronx’taki Jacobi Sağlık Merkezi’nden Doktor Sean Petty, “gelen hastaların yüzde yüzü renkli insanlar” sözleriyle gerçekliği olanca açıklığıyla ortaya koyuyor. Petty’de sınıf ve ırk hatlarının ölüm oranları üzerindeki büyük etkisini vurguluyor. Salgının yoğunlaşması sonucunda sağlık merkezinde çalışan personelin koruyucu donanım yoksunluğundan büyük bir sıkıntı yaşadığını ve iki çalışanlarını bu yoksunluk nedeniyle kaybettiklerini anlatan Petty, Amerikan hükümetine ve Amerikan sağlık sistemine duyduğu derin öfkeyi ve nefreti dile getiriyor.

ABD ve Avrupa’da ölümlerin hızla artması, İtalya’da ölen doktor sayısının 107, ölen hemşire sayısının 28 olması; ölümlerin büyük ölçüde koruyucu donanım eksikliğinden kaynaklanması bu ülkelerin sağlık sistemlerinin dayandığı kapitalist temelin yarattığı felaketi gözler önüne serdi. İtalya Tabipler, Cerrahlar ve Diş Hekimleri Birlikleri Ulusal Federasyonu Başkanı Filippo Anelli, sağlık personelinin gerekli koruyucu önlemler ve koruyucu donanım olmaksızın çalışmak zorunda bırakılmasını eleştirdi ve “doktorların çoğunluğu pratisyen hekimdi, virüsle savaşmaya çıplak elle gönderilmişlerdi” diyerek sağlık personelinin ölüm nedenini ortaya koydu. (Koronavirüs: İtalya’da 107 doktor hayatını kaybetti, Tabipler Federasyonu ‘Savaşa çıplak elle gönderildiler’ dedi, BBC Türkçe, 10 Nisan 2020)

İngiltere’de şu ana dek 10 doktor ve 6 hemşire koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdi. İngiltere’de de sağlık personelinin koruyucu donanım eksikliği salgının başlangıcından beri gündemde. İngiltere’de ölen doktorların kimlikleri konunun başka bir yönünün gündeme gelmesine neden oldu. Ölen doktorların tümü göçmendi. Mısır, Hindistan, Nijerya, Pakistan, Sri Lanka, Suriye ve Sudan kökenli doktorlar da İngiltere’de “ön cephe” savaşçıları olarak yaşamlarını kaybetmişti. Ölen on doktorun göçmen kökenli olması, İngiltere Tıp Konseyi’nin geçen yıl hazırlattığı bir raporu gündeme taşıdı. Rapor, İngiltere’deki göçmen kökenli sağlık personelinin maruz kaldığı ayrımcılığa ilişkindi.

Kendisi de göçmen kökenli bir doktor olan Chaand Nagpaul, “göçmen kökenli doktorlar” diyor, “beyaz doktorlara göre üstlerine karşı genelde daha sindirilmiş ve yılgındır, suçlanma korkusu taşıdıklarından kaygı ve kuşkularını rahatça ifade edemezler”. Nagpaul, bu durumun donanım yetersizliğini gündeme getirme konusunda göçmen kökenli doktorları daha tutuk hale getirdiğini düşünüyor. Nagpaul’un dikkat çektiği bir başka nokta, İngiltere’de göçmenlerin nüfusun yüzde 14’ünü oluşturmasına karşılık ülkedeki sağlık personelinin yüzde 44’ünün ve doktorların üçte birinin göçmen kökenlilerden oluşması. (UK government urged to investigate coronavirus deaths of BAME doctors, Guardian, April 10)

Nüfusa oranla sağlık personeline oranın arasındaki bu ciddi farklılık şu ana dek ölen doktorların tümünün neden göçmen kökenli olduğunun ip uçlarını veriyor. NYT’nin konuyla ilgili haberinde vurgulanan unsur, İngiltere’de göçmen kökenli doktorların daha riskli alanlarda ve birimlerde görevlendiriliyor olmasıydı. Bütçesinde sağlık hizmetlerine her yıl daha az para ayıran İngiltere’nin eski sömürgelerindeki yetişmiş sağlık personelini ülkesine getirerek ciddi bir mali avantaj sağladığının vurgulandığı haberde, İngiliz doktorlarının sağlık personel içinde daha prestijli ve önemli konumlarda bulunduğu belirtiliyordu. (Eight U.K. Doctors Died From Coronavirus. All Were Immigrant, New York Times, April 8)

ABD ve Avrupa’nın korona karşısındaki büyük başarısızlığını gizlemek için başlatılan son propaganda kampanyası Dünya Sağlık Örgütü’nü hedef aldı. Amerikan Finans-kapitalinin sesi Wall Street Journal’ın editoryası 5 Nisan’da yayınladığı yazısında, bundan sonraki salgınla mücadele edebilmek için Dünya Sağlık Örgütünün “ya reforme edilmesini ya da mali fonlarının kesilmesini” talep ediyordu. (World Health Coronavirus Disinformation) Editorya, Cumhuriyetçi Parti Senatörü Rick Scott’un Amerikan Senatosu’na sunduğu bir araştırma önergesine atıf yapmıştı. Önergede, Dünya Sağlık Örgütünün “Komünist Çin’in koronavirüs tehlikesini ört bas etmesindeki rolünün” araştırılması gerekliliğine dikkat çekilmişti.

Editorya, Dünya Sağlık Örgütü’nün Acil Durum Komitesi’nin 22-23 Ocak’ta Covid-19’u “halk sağlığı için acil bir tehlike” olarak ilan etmeyi tartıştığını ancak ilanın 30 Ocak’ta gerçekleştiğini belirtiyordu. Bu bir haftalık gecikmenin salgının dünyaya yayılmasında çok ciddi bir etki yarattığını belirten editorya, eğer ilan bir hafta erken yapılsaydı dünyanın salgına çok daha iyi hazırlanacağını ileri sürüyordu. Editorya’ya göre, WHO Genel Sekreteri Tedros Adhanom Ghebreyesus o hafta “acil tehlikeyi ilan etmek yerine Çin’i ziyaret etti.” WHO Genel Sekreteri’nin Çin ziyaretinin “halk sağlığı ile ilgili değil politika ile ilgili” olduğunu iddia eden editorya, bu iddiasına kanıt olarak, genel sekreterin yaptığı açıklamalarda sarf ettiği, “Çin hükümeti aldığı olağanüstü tedbirler nedeniyle kutlanmalıdır. Çin’in saydamlık konusundaki taahhütlerinden hiçbir kuşku duymuyorum.” sözlerini sunuyordu.

Editorya’nın yaşadığı öfke krizi o derece şiddetliydi ki, İrlandalı bir profesör olan ve WHO’da üst düzey görev yapan Michael J Ryan’ın “dünyanın başka bölgelerinin işbirliği yapmadığı türünden ifadeler kullanırken çok dikkatli olmak gerekir” sözlerini aktarıyor ve bu sözlerin de Pekin esinli olduğunu iddia ederek WHO’yu neredeyse bir “Çin kurumu” olarak damgalama noktasına ulaşıyordu. WHO’daki Çin nüfuzunun çok organize ve sürekli olduğunu iddia eden editorya, bunun nedenini ABD’nin örgüte müdahalelerinin gelişigüzel olmasıyla açıklıyordu. Örgütün bütçesine katkısı yüzde yirmi iki olan ABD’nin nüfuzunun, katkısı yüzde on iki olan Çin’in çok gerisinde kaldığını vurguluyordu.

Editorya WHO’nun salgın karşısında büyük bir başarısızlık gösterdiğini tekrar tekrar dile getirirken, başarısızlığın bir numaralı sorumlusunun Genel Sekreter Tedros olduğunun altını çiziyor; genel sekreterin bir doktor değil politikacı olduğunu belirtiyor ve onun geçmişte Etiyopya’daki solcu Tigray Halk Kurtuluş Cephesi üyesi olmasına, daha sonra da “otokratik Etiyopya hükümetlerinde sağlık ve dışişleri bakanı olarak” görev yapmasına dikkat çekiyordu. Editorya, ABD’nin gerekirse WHO’yu terk edip müttefikleriyle yeni bir sağlık örgütü kurmasını önermişti.

WSJ’nin bu ateşli deklarasyonundan bir gün sonra, bu kez sözü Trump aldı ve WHO’nun “Çin merkezli bir örgüt” haline geldiği için salgına erken müdahale edilmesini engellediğini ileri sürdü. Salgın karşısındaki başarısızlığa adres olarak WHO’yu gösteren Trump’ı ABD basınındaki ateşli karşıtları bile destekliyordu. New York Times, “sağlık uzmanları”, “hükümet yetkilileri” ve “analistlerle” yaptığı görüşmeler sonucunda yeminli düşmanı olduğu Trump’ın eleştirilerinde haklı olduğu sonucuna ulaşmıştı. NYT’ye göre de, başarısızlığın nedeni WHO’nun Çin’in politik nüfuzuna açık olmasıydı.

WHO iddia edildiği gibi Çin’in “arka bahçesi” bir kurum haline mi gelmiştir? Bu iddiaların gerçeklikle bir ilişkisi var mıdır? Who eğer birilerinin arka bahçesi haline gelmişse; öncelikle söylenmesi gereken 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası şekillendirilen birçok uluslararası kurum gibi onun da ABD’nin arka bahçesi olarak tasarlanmış olmasıdır. WHO’nun aldığı fonlara dair 2017 rakamları bu konuda açıklayıcı bilgiler sunmaktadır. Bu bilgilere göre, WHO gerçekte sağlık sektörünün en büyük tekelci şirketlerinin “arka bahçesine” dönüşmüştür. WHO’yu sadece devletler fonlamamaktadır, kamu-özel işbirliği çerçevesinde özel şirketler kurumla çok yakın ilişkiler kurmuştur. Kurumun 31 Aralık 2017 finans raporuna göre, kuruma en büyük devlet fonunu ABD sağlamıştır, tutar 401 milyon dolardır. Kuruma en büyük fonu sağlayan bir kamu-özel işbirliği projesi çerçevesinde faaliyet gösteren Bill Gates’e ait bir vakıftır. Vakfın WHO’nun faaliyetleri çerçevesinde dahil olduğu üç aşı projesine 2017’de sağladığı fon 414 milyon dolardır. (Can We Trust the WHO?, William Engdahl, 2 April)

WHO’ya çeşitli projeler çerçevesinde on milyonlarca dolarlık fonlar sağlayan diğer şirketlerin isimleri, kurumun gerçekte kimin “arka bahçesi” olduğunu açık olarak göstermektedir: Merck, Novartis, Pfizer, GlaxoSmithKline. Who’nun faaliyetlerine bakarken asıl olarak, sağlık sektörünü kontrol eden bu tekelci şirketlerin nüfuzunu ve yönlendirme gücünü dikkate almak gerekiyor. Genel Sekreter Tedros örgütün başına Çin’in nüfuzuyla değil sağlık bakanı olduğu dönemde Clinton ailesi ve Gates ailesiyle kurduğu yakın ilişkiler sayesinde geçmiştir. Ülkesinde sağlık bakanlığı yaptığı dönemde, bazı projeler aracılığıyla uluslararası şirketlerle yakın ve sıkı ilişkiler geliştirdiği değişik kaynaklarda vurgulanmaktadır ve bu dünya gerçekliğine son derece uygundur.

Salgın “politikanın başka araçlarla devamıdır” ve WHO’ya yönelik ABD saldırılarının nedeni, iki temel noktada toplanmaktadır. Bunların ilki, genel olarak Batı’nın özel olarak da ABD’nin salgın karşısında yaşadığı büyük başarısızlığı “günah keçileriyle” perdeleme isteğidir. İkinci neden ise, sadece WHO’da değil 2. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası şekillendirilen diğer uluslararası kurumlarda da aşınan ABD belirleyiciliğinin yarattığı öfkedir. Çin’in bu kurumlarda değişim talebi yeni değildir, WHO üzerinden gelişen bu tartışmalar, sadece daha geniş ve büyük bir çatışmanın yeni bir olay çerçevesindeki yansımasıdır.

Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkan sefalet tablosu bütünüyle kendi egemen sınıflarının vahşi doğasının ürünüdür. Çin’in şeytanlaştırılması bu tablonun üzerini örtmek için kullanılan bir araçtır ve Alan Macleod’un Amerika’da yapılan yeni bir araştırma sonuçları hakkındaki sözleri bu gerçeği yalın biçimde göstermektedir. Macleod durumu, “Amerikan halkının Çin’e dönük tutumu soğukluktan açıkça düşmanlığa döndü” sözleriyle ortaya koyuyor. Araştırma sonucuna göre, Amerikan halkının % 77’si salgından Çin’in sorumlu olduğunu düşünürken, yüzde 80’den fazlası Çin’e karşı geniş çaplı bir “ekonomik savaş” verilmesini talep ediyor. ( COVID-19: US Politicians and Media Have Success Hyped the Public Into an Anti-China Frenzy, April 10)

ABD egemen sınıfının yükselttiği propaganda kampanyalarının başarılı olduğunu bu rakamlar yeterince açıklıkla göstermektedir; kendi doktorlarını, yaşlılarını, yoksullarını soğukkanlılıkla katleden egemenlerinden Çin’e karşı geniş çaplı bir “ekonomik savaş” talep etmek ancak bu büyük ölçekli kampanyalarla mümkün olabilirdi. Bu gerçeklik, korona sonrası olarak kodlanmaya başlayan dönemde, emperyalist ABD egemenlerinin salgını içeride ve dışarıda yeni bir saldırı dalgasının aracı olarak kullanacağına işaret ediyor. Yoksullukla, işsizlikle boğuşan; ölüm korkusuyla sersemletilen kitleleri, Çin “hedefine” kilitleme yolunda elde ettikleri başarının onları daha da pervasızlaştıracağını söylemek abartılı olmayacaktır. Son günlerde Batı basınında oluşan sosyal-psikolojiyi ifade etmek için sık sık 11 Eylül sonrası günlere atıf yapılması herhalde boşuna değildir…

Paylaşın