Gazetemiz yazarları Ali Efe ve Cenk Ağcabay, NotaBene Yayınları tarafından bu hafta yayınlanan “Geçmişten Geleceğe Kıvılcımlı’yı Anlamak” adını taşıyan kolektif kitaba yazılarıyla katkı sundu. Cenk Ağcabay aynı zamanda, kitabı hazırlayan editörler arasında. 11 Ekim Türkiye Devrimci Hareketinin önderlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 50. Ölüm Yıldönümü. Bu çerçeve içinde yazarlarımızla geçmişten günümüze Kıvılcımlı’nın mücadelesi ve teorik katkıları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

Umut Gazetesi: Hazırladığınız kitabın genel çerçevesi ve böyle bir kitabın hazırlanması gereksinimi hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Cenk Ağcabay: Öncelikle, kitaba gösterdiği ilgiden ötürü gazetemiz Umut’a teşekkür ediyorum. Sorunuzu yanıtlarken iki noktanın altını çizmek isterim. Bunlardan ilki, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın devrimci mücadele tarihinin ve teorik eserlerinin daha iyi anlaşılması ve kavranılmasının yeni devrimci kuşaklara kazandıracağı mücadele enerjisi, devrimci donanım ve sınıfsal bakış açısıdır. Onun devrimci hayatının ve teorik çalışmalarının yeni devrimci kuşaklara sözünü ettiğimiz temel nitelikleri kazandıracağına olan inancımız bu kitabın hazırlanmasındaki temel motivasyon kaynağıdır.
İkincisi, son yıllarda onun teorik çalışmalarına yönelik artan ilginin çeşitli ürünlerinin, yine onun devrimci pratiğiyle bir arada 50. Ölüm yıldönümü vesilesiyle sunulmasının, tartışılmasının devrimci harekete yararlı olacağına duyduğumuz inançtır. Bu kapsam içinde, son yıllarda onun ideoloji, tarihsel materyalizm, din üzerine geliştirdiği teorik çalışmaların çeşitli yönlerine odaklanan genç sosyal bilimci arkadaşlarımızın yazılarıyla, onun devrimci mücadelesine odaklanan yazıları bir araya getirdik. Umuyoruz ki, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın yeni kuşak devrimcilerle buluşmasında bu kitap katkı sağlar.
Umut Gazetesi: Ali Efe merhaba. Kitaba katkı sunan yazarlardan birisiniz, kitap tam da 50. Ölüm yıldönümü etkinlikleri dönemine denk geldi. Genel olarak kitap hakkında, özel olarak da 50. Ölüm yıldönümünde Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın mücadele tarihi hakkında neler söylersiniz?
Ali Efe: Ben de öncelikle bu söyleşi imkanını bize verdiğiniz için teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Ve hemen ardından Kıvılcımlı’nın leninci marksist kişiliği önünde saygıyla ve bizlere bıraktığı teorik ve politik hazine itibariyle minnetle eğiliyorum.
Kitap bir yandan Kıvılcımlı’nın 50. Ölüm yıldönümüne geldiği için kendinden sonraki devrimci kuşakların bir anma ifadesinin gereği olarak hemen akla gelen bir görevdi. Bununla birlikte bir diğer yandan yaşamımızda hem AKP gibi sosyo-politik açılımı tam yapılamamış bir uzun iktidar döneminin açığa çıkarttıkları vardı, hem bölgede modern devrim teorilerinin içermediği toplumsal yükselmelerin varlığı söz konusuydu, hem de tarihin Batılı kurgusunun artık açıklama gücünü giderek yitirmekte olduğu görülüyordu. Batı kendini tarihin sonu ilan ederken tarihin Doğulu anlatımının başka bir tarih yazımını öne çıkartmaya başladığı bir dönemde Kıvılcımlı’nın tarih teorisinin ve onun uzanımı olarak siyasal çözümlemelerin görüşümüzü aydınlattığı bir çalışma devrimci mücadelenin de ihtiyaç duyduğu bir tartışmaya giriş olmalıydı. Benim de doğru ve gerekli bulduğum bu editoryal çerçeve kitabın bir anma muhtevasını aşkın doğrudan mücadeleyle ilintisini kurmak üzere planlanmıştı. Editoryal önsözde bu ayrıntılı bir şekilde açıklanıyor. Buna göre Kıvılcımlı bir taraftan, tarih teorisi itibariyle ele alınıyor. Bir diğer taraftan da pratik politik faaliyetiyle, TKP ve İPSD örgütlenmesi üzerinden ele alınıyor. Kıvılcımlı’nın teorik mücadelesi özellikle ülke özgünlüğünü öne çıkarma bağlamında gelişiyor. Tarih tezi ve sınıflar mevzilenmesi bu çerçevede gelişiyor. Politik faaliyeti açısından ise TKP kimliği özel bir önem taşıyor. Bu önem Türkiye’de sosyalist hareketin iki özellikli döneminin geleceğe nasıl taşınacağıyla alakalı olarak öne çıkıyor. Bilindiği gibi 1920’lerden gelen dönemde teorik ortodoksi, 70’lerle ise pratik politik atılganlık esas oluyor. Türkiye sosyalist kuşakları açısından bu tutum ve süreç farklılıkları kuşaklar arasında ve haliyle taşıdıkları devrimci öznelliklerin sentezi itibariyle sorun yaratıyor. Devrimci sentezin üretilemediği yerde ve özellikle yenilgi koşullarında, geçmişin, iki kuşağın olumsuzlarını buluşturan bir politik atmosfer sürece egemen oluyor. Türkiye devrimci hareketi açısından ’90 sonrası böyle görülmelidir. Birinci kuşağın teorik ortodoksisinin inkarı ve post modern örgüt ve mücadele teorilerinin parlatılması, ikinci dönemin pratik-politik atılganlığının yerini kendiliğindencilik ve yasallığın almasıyla birlikte yürütüldü. Hala bu dönemi tam aşabilmiş değiliz. Kıvılcımlı’nın teorik ve politik mirası, bu oportünist üçüncü dönemi kesinlikle kapatmak, bütün zaaflarına karşın artık açılmış bulunan devrimci dördüncü dönemi daha da derinleştirmek için Türkiye devrimci kuşakları arasındaki kopukluğu aşmak ve devrim tarihimizin teorik ve politik üstünlük düzeylerinin sentezi açısından bize oldukça geniş imkanlar sağlıyor. Kitabın genel çerçevesi ve benim kendi çapımda kitaba katkım bu sentezcil gelişime bir yol, bir iradi tutum vermeyi dünya devriminin teorik politik almaşığı içinde başarabilme gayreti taşıyor. Kuşkusuz ki yetersizdir ama dilerim ki bu yönde bir işlevi olur.
Umut Gazetesi: Ağcabay sizin yazınız, TKP’nin mücadele tarihi, onun içinde Kıvılcımlı yeri ve onun TKP’yle olan ilişki ve çelişkilerine odaklanıyor, bu konuyu ana hatlarıyla biraz açar mısınız? Kıvılcımlı TKP’nin mücadele tarihinde nasıl bir yere sahipti?
Cenk Ağcabay: Kıvılcımlı TKP’nin kuruluş yıllarında mücadeleye giren genç bir Tıbbiye öğrencisiydi. TKP 1920’de Bakü’de kuruldu. Kıvılcımlı, Bakü’de kuruluş kongresinde temsil edilen İstanbul Komünist Grubu militanıydı ve partiye 1921 yılında katılmıştı, kurucu kuşaktandı. TKP önderi Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Ankara hükümeti tarafından katledilmesinden sonra, İstanbul Komünist Grubu partinin devamlılığını sağlayan asli unsur oldu. Kıvılcımlı bu hareketin önde gelen genç üyelerindendi. 1925 yılında düzenlenen büyük TKP operasyonunda ilk kez tutuklandı. Ağır işkenceler altında devrimci onurunu yüksek tutmayı bildi ve ser verip sır vermedi. Devrimci direnişi esas alan yönü ve teorik-siyasal gelişim hızıyla kısa sürede parti içinde önplana çıktı. Bu durum devletin baskı aygıtlarının da dikkatinden kaçmadı. Onu adeta nefes alamaz bir durumda tutma politikasını uyguladılar. 1926 ve 1929 operasyonunda yine tutuklanan militanlar arasındaydı. Devlet terörü ve işkenceler karşısında geliştirdiği devrimci tutumla daha da öne çıktı. 1929 ile 1933 arasını geçirdiği Elazığ Hapishanesi’ni kendi sözleriyle “kızıl bir üniversiteye çevirdi”. Elazığ’da Marks, Engels ve Lenin’in eserlerini tercüme etti ve TKP’ye Leninist bir teorik ve siyasal platform oluşturma amacıyla 9 ciltten oluşan Yol Etüdleri adlı eserini yazdı. 1933 yılında serbest kaldığında dağılmış partiyi yeniden toparlama hedefiyle harekete geçti, 1934’te 1935’te 1936’da kısa süreli tutukluluklar ve sürekli göz altılar yaşadı. Bu koşullar altında, partinin yasal alan faaliyeti olan Marksizm Biblioteği adlı yayınevini kurdu ve Marks, Engels, Lenin’in ve kendisinin özgün eserlerini yayınladı. Uluslararası proletaryanın en önemli eseri Kapital’in ilk bölümünü 1937 yılında yayınladı ve yıl sonunda gelen yeni bir operasyonla bu kez 12 yıl kalacağı hapishaneye kapatıldı. 1950 yılında dışarı çıkmasından çok geçmeden TKP tarihindeki en büyük operasyonu yedi ve bundan sonra ülkedeki örgütlü TKP faaliyeti sönümlendi. Kıvılcımlı 1954 yılında proletaryanın bayrağının yerde kalmayacağını gösterdi ve bir grup TKP militanıyla Vatan Partisi’ni kurdu. 1957’de partiye yönelik bir operasyonla bir kez daha tutuklandı. 27 Mayıs öncesi serbest kaldı. Kıvılcımlı TKP’nin mücadele tarihinde yer alan devrimci ve üretken kanadın en önde gelen kadrosuydu. Bu yönleriyle parti içinde ayırt edici bir örnek oluşturmuştu.
Kıvılcımlı 1960’larda dünyada ve ülkemizde ortaya çıkan yeni devrimci dönem ve yeni mücadele dinamikleriyle buluşma ve onlarla yeni bir devrimci sentezleşme arayışı içindeydi. Bu yolda enerjik bir siyasal faaliyet yürütüyordu. Onun yakın çevresindeki devrimci sınıf militanları yapı işkolunda, tekstil sektöründe proleter örgütlenmeyi geliştiriyor, gençliğin örgütlülüğü için Dev-Genç içinde çalışıyorlardı. Yine onun öncülüğünde kurulan İPSD (İşsizlikle ve Pahalılıkla Savaş Derneği) yoksul semtlerde halk örgütlülüğünün sağlanması için mücadele yürütüyordu. Yeni devrimci kuşaklarla siyasal sentez arayışı ve yürütülen bu çalışmaların belirli bir siyasal merkezde bir araya getirilmesi sürecinin en kritik momenti 12 Mart faşist darbesiyle kesintiye uğradı. Kıvılcımlı faşist cuntanın vur emriyle aradığı devrimci önderler arasındaydı, 1 yıldır ağır kanser hastalığıyla mücadele ediyordu. Bu koşullar altında Türkiye’de tedavi imkanı kalmadığı için 2 yoldaşıyla yurt dışına çıktı. 11 Ekim 1971’de Belgrad’da fiziksel olarak aramızdan ayrıldı. 1960’lardaki siyasi faaliyetleri onun TKP mirasıyla mücadele alanına yeni giren genç devrimcileri buluşturma noktasında kesintiye uğradı ancak onun geliştirdiği teorik ve siyasal açılımlar genç devrimcilere ulaştı. Finans-kapital kavramı, emperyalizmin ülkede içsel bir olgu olduğu yolundaki vurgusu, ülkede tefeci-bezirgan zümrelerinin sosyal ve ekonomik ağırlığının yaşamakta olduğu ve siyasal mücadelenin koşullarını ele alırken bu noktanın dikkate alınması gerektiğine yönelik ısrarı genç kuşak devrimciler üzerinde önemli etkiler yarattı.
Umut Gazetesi: Ali Efe yazınızda, Marksist üretici güçler teorisinin soykütüğünü Marks ve Engels’ten Kıvılcımlı’ya ve çağdaş Marksist yazarlara dek süreklilik ve kopuş momentleri ve geniş bir kapsam içinde ele alıyorsunuz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın genel olarak Tarih Tezi olarak adlandırılan Tarihsel Materyalizm üzerine teorik açılımlarını Marksist teorinin gelişim çizgisi içinde nasıl bir yere konumlandığını gösteriyorsunuz. Bu çerçevede, yazınızın odaklandığı bu temel noktaları ve uzanımları biraz açabilir misiniz?
Ali Efe: Yazının asıl odaklandığı konu ifade ettiğiniz gibi Marx’ın üretici güçler teorisidir. Marx’ın Kapital’i çıkarttıktan sonra içine girdiği uzun sessizliğin aslında kendi teorisinin tahkimatını artırmak, eksiklerini gidermek üzere yaptığı tarih çalışmalarıyla dolu olduğunu nispeten yakın bir geçmişte öğrendik. Ama bu konuda Engels’e yönelik suçlamalar çıkartmaktan başka bir tartışmanın yürütüldüğünü pek görmedik. Oysa her tarihsel kesitin üretici güçler ve üretim ilişkileri bağlamının uygulanması ve teorinin bir tür test edilmesi olduğu tarihsel maddeciliğin kapsamı gereğidir. Marx’ın araştırmaları, araştırma sürecinde Engels’le yazışmaları üretici güçler teorisinin tarihsel somutluklarıyla ilgilidir. Katkı’nın önsözünde üretici güçler üzerinden Marx, evrensel gidişin mekanizma bütünlüğünü ortaya koyar. Tarih toplumsal değişimin, dönüşümün şifresi bu teoridedir. Bize düşen bu bütünsel anlatıyı doğru kavramak, hayatın değişim, dönüşüm süreçlerinde bunu doğru bir somutlukta görmek ve bu mekanizmanın tarihsel işlerliğine uygun mevzilenme ve politika üretmektir. Bu nedenle Katkı’nın yüksek soyutlamasını algılamakta sorun yaşayanlara ilişkin Engels’in önerisi bu diyalektiği, bu devinimi Marx’ın Brumaire’inden izleyip algılanmasıdır. Bir doktorcu olarak benim buradaki avantajım, bu diyalektiği keza yaşadığım ülke gerçeği üzerinden, Doktor’un 27 Mayıs kitabından da öğrenme imkanına sahip olmaktı. Tıpkı Brumair dinamizminde ve lezzetinde bir analiz içerir, bu kitap. Kıvılcımlı, Brumaire ayarında bir kitap yazabilmiştir, çünkü hem önünde bir örneği vardır hem de üretici güçler teorisini bütün analitik ve sentetik bağlamlarıyla özel bir sonuca ulaştırmış bir diyalektik dehadır. Bununla birlikte, çok önemli değildir belki ama bir işlerlik mekanizmasını ortaya çıkarabilmek için bir üretici güçler tarifi sanki Kıvılcımlı’da da bir miktar öne çıkarılmamış gibidir. Toplum Biçimlerinin Gelişimi’nde Doktor, kendi tarih yaklaşımıyla Marx’ın Grundrisse’sindeki kapitalizm öncesi toplum biçimleri bölümüne dair metinlerini kıyaslar. Doğu’dan Roma, feodalizm, kapitalizm gidişindeki aşamalı ifadenin evrensel ortak arakesitlerini öne çıkartırken Marx’ın antropolojik gelişmelerden doğal yaşamı itibariyle yoksunluğunu bir gerekçe olarak gerektiğince belirtir. Ama burada keza Doktor’un da Marx’ın Grundrisse’sinin tamamına erişememişliği, Marx’ın ömrünün sonuna doğru kadim tarih araştırmalarına gömülmüşlüğünden habersizliği ve hatta Zasuliç yazışma ve taslaklarında açılım zorlamaları ve kilitlenmelerini gözlemleyememiş olması bunların muhtemelen Engels’in Marx’ın kimi satırlarında gördüğü kan çıbanı etkileri gibi onun da kanamalı kanser hastalığının etkileriyle buluşması bu derinliğin yeterince ortaya çıkmasına engel olmuş olabilir. Bu nedenle bu çalışmada bir taraftan küçük hamlelerle buraya doğru yönelmenin yanı sıra marksist üretici güçler teorisinde Doktor’un gelişkinliğiyle Batı marksizminin vülgerlik ötesi darlığını kıyaslamaya ve teorinin doğru devrimci ve bilimsel içeriğinin altını bir kez daha çizmeye çalıştım. Batı marksizmi esas olarak Hegel’in “tarihin sonu”nda yaşadığı için onlar açısından evrensel tarih, tarihsel gelişimin en uç noktası olarak kapitalizmin güncelliğinde gömülüdür ve bu, üretim sürecinde, emek ve üretim aracında somutlaşır. Ancak bu verilerle ne bütün bunalımına karşın en gelişmiş kapitalizmin bir türlü devrimlerde atlayamamasını, ne de Bolşevik devriminden beri geri ülkelerin devrimlere yürümesini açıklayamamaktadırlar. Hele ki ikinci savaş sonrası geri ülke halklarının devrime koşmasını… Hele ki günümüzde Hazreti Ali’nin zülfikarının atom çağının emperyalizmini dize getirmesini… Althuser, Gramsci kadar şanslı değildi. Gramsci, bolşevik devrimini kitaba pek uygun görmese de bir proleter hareket, proleter devrim söz konusuydu. Althuser’in Mao’dan etkilenmesinde proleter öge bile yoktu denebilir. Marx’ın üretici güçler teorisini bu zeminde çözemedi, Hegelci ilan etti, tarihsel determinizm kayışını koparıp attı. O bu düzeyde marksizm dışı bir analiz savrulmasındayken Kıvılcımlı, henüz 60’ların sonlarında, İngiltere’de İlk Geçiş kitabında kolektif aksiyon üretici gücünü öne çıkarttığı bir dipnotta, Şii kolektif aksiyonu üzerinden İran-Irak halk muhalefetini konu ediyordu. Yani, Marx niçin üretici güç demiş, sınıf dememiş diyenlere, üretici gücün toplum bağlamının ontolojik sınıf gerçeğini aşkın olabileceğini ve bir sınıf, ancak üretici güçlerin kendine içkin ilişkisi üzerinden temsilini taşıyabiliyorsa üretici güçlerin değiştirici yıkıcı potansiyelini hayata aktarabileceğinin kurgularını bize gösteriyordu. Sadece Althuser mi? Cohen ve Sayer, Katkı’nın önsözünün Katkı’dan başka bir yerde geçerli olmadığı tonunda yaklaşıyorlar, konuya.
Bütün bu kapsam itibariyle üretici güçler konusu bir akademik mevzuat olarak asla algılanmamalıdır. Bu tartışma Cohen’in yapageldiği gibi kavramları, formülleri oradan oraya sokup çıkaracağınız bir mantık oyunu değildir. Bu tartışma marksizmin ideolojik- teorik bunalımının çekirdeğidir. Bu tartışma, tarihsel maddeciliği Kapital’in ya da artı değer teorilerinin satır aralarından çıkarma mücadelesidir. Kapital’i, artı değer teorilerini yazmış Marx’ın ömrünün son bölümünü bu tarihsel gerçeklere ulaşma arayışında onunla yürüme; marksizmi, tarihsel maddeciliği bu yürüyüşle yeniden üretme mücadelesidir. Tarihsel maddeciliği, Lenin’in gösterdiği gibi, sadece proleteryanın değil aynı zamanda halkların da birleşikliğinde üretme mücadelesidir. Bu nedenle bu tartışmanın marksizmin ideolojik-teorik bir meydan muharebesi olduğunu ifade ettim. Sosyalizmi, Batı marksizmince ve Batı’yla bütünleşme olarak algılayan Sovyetler, İran politikalarının yanlışlığıyla çökerken, bundan sonuç çıkarmış Rus burjuvazisi şimdi İran’la birlikte hegemonya kuruyor. Modern ve arkaik toplumsal formasyonların eklemlenmesinde modern ve tarihsel devrim dinamiklerinin rezonansı Latin Amerika’dan uzak Doğu’ya kadar gözleniyor. Latin Amerika’da kızılderili kolektif aksiyonu toplumsal hareketliliğin merkezine oturuyor. Bizde kemalizm beslemeli modernist sol aydın akp gericiliğiyle şii devrimciliğini aynı gördüğü için bütün mollalar İran’a diye slogan atıyor, ve saire, ve saire… Hem uluslararası marksizmin ideolojik bunalımını çözmek, hem de ülke devrimciliğinin özgün dinamiklerini ve yapısallığını doğru devrimci tarzda düzenleyebilmek için batı marksizminin ideolojik hegemonyasına, özellikle uluslararası sosyalist sistemin dağıldığı ve uluslararası emperyalist bunalımın dünyanın değişik yerlerinde ve özellikle kendi ülkemizde bir devrimci bunalıma gebe olduğu koşullarda mutlaka son verilmelidir. Bunun ön koşulu, Marx’ın devrim teorisi olarak dizdiği cümlelerini, Katkı’nın ön sözünü kavrayabilmek, bunun için de üretici güçleri doğru kavrayabilmektir. Tarihsel maddeciliği, Batılı doğrusal ve ampirik bir gelişimin dinamikleri ötesinde Kıvılcımlı’nın dört başlı üretici gücününün eşitsiz kümülasyonuyla, Marx’ın aradığı bir tür quantum marksizmine doğru ilerletebilmektir.
Umut Gazetesi: Kıvılcımlı 50. Ölüm yıldönümünde çeşitli etkinliklerle anılıyor. Ülkemiz ezilen ve emekçileri AKP-MHP faşist blokunun zulüm ve baskı politikalarına karşı birçok alanda hareke geçmiş durumda ancak bu zulüm iktidarını devirecek hamle gerçekleşmiyor. Ölümünden 50 yıl sonra, Kıvılcımlı’nın devrimci mirasının güncel mücadeleyle nasıl bir bağlantısı kurulabilir?
Cenk Ağcabay: Kıvılcımlı’nın devrimci mirası iki asli bileşenden oluşuyor. İlki, onun devrimci mücadeledeki sınıfsal netliği, ödünsüz devrimci direnişçi kimliğidir. Bu nitelikleriyle, onun yarattığı devrimci kimlik günümüz devrimcilerine zengin olanaklar sunmaktadır. Kıvılcımlı’yı ayırt eden yönlerden biri onun tüm devrimci hayatı boyunca devlet terörü ve işkenceye karşı geliştirdiği tutumdur. O siyasi mücadelesi boyunca işkencecilerle onlarca kez karşı karşıya geldi ve her seferinde işkencecileri kendi evlerinde yenilgiye uğrattı. Partisi ve yoldaşları hakkında hiçbir bilgi vermedi. Onun devrimci netlik ve kararlılığını en iyi anlatan sözlerden birini bir siyasi polis şefi sarf etmiştir. Bu polis şefi sorguda başka bir TKP militanına Kıvılcımlı hakkında şunları söylemiştir: “O gözünü budaktan sakınmaz, devlete karşı yürür, uyurken bile devletin aleyhindedir o”. Polis şefinin sözleri Finans-kapitalin baskı aygıtı devletin Kıvılcımlı algısını yansıtmaktadır. Bu devrimci kimlik, özellikle sosyalist hareket üzerinde reformist ve revizyonist ağırlığın arttığı günümüz koşullarında devrimci militanlara güçlü bir dayanak noktası sunmaktadır ve ilham vericidir.
İkinci bileşen, Kıvılcımlı’nın teorik cesareti ve Marksizm’in geliştirilmesi yönünde tüm devrimci yaşamına yayılan ısrarıdır. Kıvılcımlı’nın Tarihsel Materyalizm üzerine çalışmaları, Marks ve Engels’in kendi dönemlerinde uç veren kimi “Marksist” anlayışlara yönelik bazı uyarılarından köklenmiştir. Tarihsel Materyalizm teorisinin kapalı bir sistem değil ucu açık ve bilimsel gelişmelerden beslenen ve temellenen bir öğreti olduğu yolundaki bu uyarılar, aynı zamanda, Tarihsel Materyalizm teorisinin geliştirilmesi zorunluluğuna işaret ediyordu. Bu uyarılara uygun olarak, gelişen tarihsel ve toplumsal bilimlerin verilerinin diyalektik maddeci yöntemle işlenmesi ve teorinin yeni ögelere kavuşması gerekiyordu. Kıvılcımlı bu devasa boyutlara sahip görevi yüklenmişti ve geniş araştırmaları esas olarak bu görevi başarma amacını taşıyordu. Kıvılcımlı’nın Tarihsel Materyalizm üzerine araştırmalarının sonuçları onun geliştirdiği siyasi perspektifler üzerinde önemli etkiler yaptı. Marksizm’in Avrupamerkezci yorumlarına karşı güçlü bir teorik-siyasal temel oluşturabilmesi büyük ölçüde bu araştırmaların ürünüydü. İkinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası gelişen Doğu devrimlerinin ve Doğu’daki toplumsal mücadelelerin Marksist analizinde onun sunduğu tarihsel perspektifler önemli açıklıklar sundu. Marksizm’i emperyalist metropollerin işçi sınıflarına hapsetme eğilimli Avrupamerkezci Marksizm yorumlarına karşı Kıvılcımlı’nın geliştirdiği tezler günümüz koşullarından daha da büyük önem kazanıyor çünkü Sovyetler Birliği ve Sosyalist ülkelerin çözülmesinin ardından Avrupamerkezci kapitalist ideolojinin hem alanı genişledi hem de solun ideolojik dünyasına ciddi sızmalar söz konusu oldu. Bu bağlamda, uluslararası devrimci hareketin yeniden yapılanma ve daha sağlam ideolojik-siyasi temeller üzerinde yükselme hamlelerinde onun katkıları önemli bir kaynak olacaktır. 50. Ölüm yıldönümünde onun mücadele geçmişi önünde saygıyla eğilirken, yükselttiği kızıl bayrağın ellerimizde olduğunu ve sosyalizm mücadelesinin mutlaka zafere ulaştırılacağını bir kez daha belirtmek isteriz.
Ali Efe: Bu soruya verilecek yanıtın güncel değeri elbette çok büyüktür ancak bu yanıt aynı zamanda yüz yıllık bir mücadele tarihimizin başarısızlıklarının da kaynağına işaret eder. O da Türkiye’de sınıflar mevzilenmesinin durumu ve bunun mücadeleye getirdiği özgünlükler meselesidir. Kıvılcımlı, Osmanlı derebeyliğinden cumhuriyet kapitalizmine geçişte egemen sermaye yapısının devlet eliyle geliştirilmiş finans kapital ve bu cılız burjuvazinin ülke egemenliğinde yedeğine aldığı tefeci bezirganlık üzerinden oluşturulduğunu saptamıştır. Burada ülke kapitalizminin sosyal ve siyasal olarak üç özgün ögesinden söz edilmektedir: birinci olarak kapitalizmin ülkede doğrudan tekelci aşamasıyla inşa edildiği söylenmektedir. İkinci olarak geri toplumsal ilişkiler ve savaş yıkımı üzerinden bu geçiş zorlamasını yapan devlet yapısının, IX yüzyılda Anadolu topraklarına giren göçebe kavimlerin yerel üretici halk üzerinde oluşturduğu devlet sınıfları yapısının tarihsel bir devamı olarak kendini sürdürdüğü söylenmektedir. Üçüncü olarak, Sümer kervanlarının Anadolu topraklarına geldiği günden itibaren toprak ekonomisi üzerinde varlığını sürdüren ticaret sermayesinin ekonomik ve toplumsal yayılımı itibariyle iktidar ilişkileri içindeki varlığıdır. Buradaki ticaret sermayesinin kadim karakteri itibariyle Doktor bu yapıyı bezirganlık olarak adlandırmıştır. Tefecilik onun mütemmim cüzüdür. Kapital’de düşman kardeşler olarak tanımlanan bu modern ve kadim sermaye sınıflarını bir iktidar blokunda yanyana getirmek Doktor’a göre bir Türkiye mucizesidir ve bu özgünlüğün tarihsel ve siyasal ön koşulu da bir yönetici sınıf olarak devlet sınıflarının varlığıdır. Türkiye devrimci hareketi klasik tarihsel öncellerine benzemeyen bu özgün yapıyı ve bundan da öte bu özgünlüğün güncel siyasette ortaya çıkan varyantlarını algılamakta ve ona göre taktikler geliştirmekte hep başarısız kaldı. Egemen blok kombinasyonunun yol açtığı örneğin sömürge faşizmi/sömürge demokrasisi açılımını, tarihsel planda halk sınıflarının tevekkül ve biat platformunu, devrimci öncünün yapısal uçkunluğunu bir iktidar yürüyüşünde analitik değerlendirmelere tabi tutamadı. Diyelim 70’de, diyelim ’80 öncesinde ve diyelim en azından 2016’dan bu yana AKP iktidarını alaşağı edecek perspektif netliğine sahip olamadı. Bugün Türkiye, Doktor’un 60’dan beri gözümüze batırdığı ama devrimci hareketin Batı ya da klasik formasyonların dışında bir türlü göremeyip ya geriliğiyle feodalizm diye ya da sermaye diye modern burjuvaziyle bütünleştirip üzerinden atladığı bir sınıfın 20 yıllık iktidarı altında inlemektedir ve bütün devlet kredi ve mali sistemi üzerindeki hakimiyetlerine karşın müteahhitlikten ve rantçılıktan öteye geçemeyen bu yapısallığın deve mi kuş mu olduğuna karar verememiştir solcularımız. Oysa seçim sonuçlarında ortaya çıkan üç renkli Türkiye haritası ta 1920 komünist parti programında üç ayrı rengiyle tarif edilmiş haldedir. Bu gerici ve emperyalist işbirlikçisi sınıfın devlet vesayetinden kaçış karakteri serbest Fırka denemesinden beri ortadayken bundan demokrasi beklentisi üretmek, onun pazar egemenliği itibariyle Kürt sorununda çözüme yanaşacağını düşünmek emperyalist burjuvazinin ve liberallerin manipülasyonu bir kenara sol entelejensiyanın ülke gerçeğine bir tanzimat aydını karakteriyle yanaşmasından, tarihsel ve sosyal özgünlükleri değil ampirik benzerlikleri öne çıkartarak ülke gerçeğine Fransız kalmasından kaynaklıdır. Ülke gerçeğine aynı yabancılık bugün, bu geri, gerici kıtipiyoz kasaba sermayesinin egemenliğinden kurtulmak için, bu kez tersinden cumhuriyet kapitalizminin kurucu devlet partisinin eteklerine sığınma eğilimi olarak kendini gösteriyor. Türkiye siyasal yapısının tahterevallisi, sömürge faşizmi/demokrasi salıncağı budur. Bu bağlamda Kıvılcımlı, Türkiye topraklarının bütün tarihsel ve toplumsal özgünlüğünü, bunun siyasal tezahürlerini bütün beraklığıyla önümüze koyan marksist bir önderdir.
Bundan ileride, marksizmin ülkeye özgü tercümesini Lenin’in politika teorisiyle bir devrim stratejisine dönüştüren bir stratejdir aynı zamanda. En yok, en zayıf göründüğü zaman derinliklerinde bile proletaryanın bu egemen blok tercihleri dışında devrimci bir sınıf olarak tarihsel misyonunun yerine getireceği iddiasını ve bu iddianın kurmayı olarak proletarya partisi öncülüğünü devrimci politikanın besmelesi haline getiren leninci marksist bir devrimci önderdir. Kıvılcımlı, Türkiye devrimci hareketinin öncülük tarzlarıyla öne çıktığı dönemde parti ve sınıf gerçeğini bu öncülük tarzlarıyla bütünleştiren sistematikleriyle özel bir yer tutar. Türkiye devriminin stratejisini ortaya serdiği üçlemesi, Oportunizm Nedir, Halk Savaşının Planları ve Zortlama bu anlamda bugünki mücadelemize yol gösteren çizgi belirlemelerine sahiptir. Parti ve proletarya öncülüğü gerçeğini asla atlamadan ama aynı zamanda halk yığınlarının siyasal ataletine karşı, devrimci tarzların gereğiyle birlikte ele alınmış haliyle bugün öncünün devrimci tarzı olarak öne çıkan birleşik devrimci savaşı gündemleştirmiştir. ‘70 atılımında öncünün proletarya ve parti gerçeğini görmezden gelmesinin sonuçları Türkiye devrimci hareketi tarafından 90 sonrasında bu kez öncü tarzı dışlayan bir parti ve sınıf kombinasyonuna dönüştü ve mücadele geriledi. Konunun burası aslında böyle bir önderlik çizgisine sahip olmasına karşın doktorcu hareketin niçin son derece geri ve sağ bir profil gösterdiğinin de izahını içermektedir. 90’dan sonra Türkiye solu nasıl devrimsizleştirilmiş bir parti ve sınıf gerçeğine yöneldiyse bunun ön örneğini doktorcu hareketin kendisinde görmek mümkündür. ’70 atılımında öncü tarzların yanılgılı pozisyonlarına eleştiriyle kendi kaçkınlıklarını örtüştüren kadrolar 70 sonrasında en öne çıktığı koşullarda salt partici ve sınıfçı, haliyle düzen içi ve oportunist bir daralmayla Kıvılcımlı’yı bir kez daha mezara gömmüşlerdir. Ancak hayat ve tarih, bizim ülkemizde oldukça ağır olan devinimini son tahlilde kendi öznesini öne çıkarana kadar ısrarla sürdürdüğü için bugün birleşik devrimin, birleşik mücadelenin, birleşik devrimci savaşın 50 yıl önce Doktor’un çizdiği platformda yeniden yapılandırıldığını görüyoruz. Bilindiği gibi, Kıvılcımlı’nın 12 Mart kaosunda öne çıkardığı örgüt taktiği “Anarşi Yok! Büyük Derleniş!”ti. Yani öncelikli olarak devrimci örgütlerin yanyana gelmelerini, birleşik bir örgüt ve mücadele hattı kurmalarını önermişti.
Dönemin sıcaklığı, düşmanın müdahalesi ve sol idrakın kilitleri o gün buna müsaade etmediyse de, Kıvılcımlı’nın, daha 30’larda gerilla mücadelesiyle dört parçada sömürgecilikten kurtulma önerisini yaptığı Kürt halkının özgürleşme rüzgarının etkisiyle, Türkiye devrimi, kendi devrimci gerçeklerini bilince çıkartarak artık birleşik mücadele ve örgütlenme aşamasına geçmiştir. Bu, dönemin tarihsel deterministik karakterinin de bir ifadesi olmalıdır, çünkü ülke devrimi için doğru devrimci önermelerin asgari bir bileşkesi Doktor’un perspektiferinde de bulunuyor olmalıdır ki değişik eğilimleriyle Türkiye devrimci hareketi Kıvılcımlı’ya hakettiği saygıyı kolektif bir tutumla gösteriyor. Bu çok değerli, özel bir momenttir. Kendi payıma bende, birleşik devrimin örgütlenmesi kadar güçlü bir inanç ve kararlılık yenilenmesine yol açmıştır. Dilerim bu düzeyi hergün yeniden üreterek devrime kadar yükseltebiliriz.
Bu zeminde, sanırım söylenebilecek olanlar bunlar oluyor.
