Mustafa Çiçek, Slider, Umut Yazıları, YAZARLAR

Emperyalist kapitalizm hukuksuzluk ve küresel haydutluk: Venezuela – Mustafa Çiçek

ABD’nin Venezuela saldırısını ve güncel politik gelişmeleri, uluslararası saldırganlıkları ve devletlerin davranışlarını değerlendirmeden önce, emperyalizmin ne olduğunu ve günümüz kapitalist sisteminde neleri ifade ettiğini analiz etmek zorunludur. Lenin’in emperyalizm teorisi, kapitalizmin en yüksek aşamasını tanımlar: sermayenin yoğunlaşması, mali sermayenin egemenliği, üretim ve finans tekellerinin bütünleşmesi, sermaye ihracı ve dünya piyasalarının dev tekeller arasında paylaşılması. Lenin’e göre emperyalizm yalnızca ekonomik bir olgu değil; aynı zamanda uluslararası siyasetin, hukukun ve askeri gücün sermaye odaklı hegemonya aracı olduğu bir sistemdir. Emperyalizm, kapitalist metropollerin dünya pazarlarını ve sömürge veya yarı sömürge bölgeleri denetim altında tutma zorunluluğunu ifade eder.

Bu çerçeve, emperyalizmin sadece askeri müdahalelerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda finansal baskı, ekonomik abluka, enerji politikaları, uluslararası örgütler aracılığıyla yaptırımlar ve paramiliter operasyonlar gibi çok boyutlu bir sistem olduğunu gösterir. Uluslararası hukuk, güçlü devletlerin çıkarları karşısında çoğu zaman propaganda aracı hâline gelmiştir. Politik analizler, emperyalist kapitalizmin güncel durumunu kavramadan ve güç politikalarını somut olarak anlamadan yapılamaz. Bu metin, emperyalizmin tarihsel teorik altyapısını ve güncel kapitalist sistemdeki uygulamalarını birlikte analiz ederek, özellikle ABD’nin politikalarını Marksist-Leninist bir perspektifle açıklamayı amaçlamaktadır.

Emperyalist Saldırganlığın Yeni Boyutu: Hukuksuzluğun Egemenliği

ABD ve Batı merkezli bloklar, uluslararası hukuku fiilen askıya alarak ekonomik yaptırımlar, finansal abluka ve askeri müdahalelerle egemenlik haklarını ihlal etmektedir. 2025 Aralık ayında yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS 2025) ve 2027 için NATO’ya dayatılan ültimatom, ABD’nin emperyalist düzeni yeniden inşa etme niyetini göstermektedir. NSS 2025, “kurallara dayalı düzen” söylemini terk ederek güç siyasetine öncelik tanımaktadır; Çin’i çevrelemek, Amerika kıtasını etki alanı ilan etmek ve Avrupa’yı ABD çıkarlarına bağımlı hâle getirmek stratejinin ana eksenlerindendir.

Geçmişte Afganistan, Irak, Libya, Tunus ve Suriye’ye uygulanan müdahaleler, günümüzün ekonomik abluka, yaptırımlar ve paramiliter stratejileriyle birleştiğinde emperyalist haydutluğun sürekliliğini göstermektedir. Monroe Prensibi (1823), Amerika kıtasını ABD’nin etki alanı olarak tanımlamış ve bölgedeki müdahalelerin teorik temelini atmıştır. Günümüzde ABD, Latin Amerika’da işbirlikçi yönetimleri kullanmakta; açık saldırılar ve yaptırımlar yoluyla egemenlik haklarını ihlal etmektedir.

Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası hukuk kuralları, başlangıçta savaş sonrası düzeni sınırlı da olsa denetlemeye çalışsa da, fiilen güçlü devletlerin çıkarları karşısında uygulanamaz hâle gelmiştir. Bu durum, küresel sistemde fiili bir hukuksuzluk dönemi başlatmıştır. Uluslararası hukukun normları, güçlü emperyalist devletler tarafından esnek bir şekilde yorumlanmış veya göz ardı edilmiştir; ekonomik yaptırımlar, askeri müdahaleler ve siyasi baskılar, hukukun fiilen işlevsizleştiğini göstermektedir.

Bu hukuksuzluk dönemi, uluslararası sistemde yeni bir hukuk düzeni kurulana kadar sürecek bir süreç olarak görülmelidir. Yeni bir hukuk düzeninin oluşabilmesi için, emperyalist paylaşım mücadelesinin tamamlanması, yani mevcut güçler arasındaki çatışmaların nihai bir savaşa veya küresel yeniden paylaşım sürecine varması gerekmektedir. Günümüzde yaşanan müdahaleler, yaptırımlar ve egemenlik ihlalleri, sadece kısa vadeli hegemonya mücadeleleri değil; aynı zamanda uluslararası hukukun temellerinin yeniden şekillendiği bir sürecin baslangici olarak okunmalıdır.

Latin Amerika’da Direniş ve Venezuela Özelinde Mücadele

ABD’nin küresel hegemonya hedefleri, Ukrayna ve Gazze’de beklenen siyasi başarıları elde edememesiyle sarsılmıştır. Bu nedenle ABD, kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü Amerika kıtasında tartışmasız bir başarı hikâyesine ihtiyaç duymaktadır: Venezuela.

Latin Amerika, emperyalist saldırılara karşı farklı reflekslerin sahnesi hâline gelmiştir. Arjantin, ABD yanlısı neoliberal yönetimler aracılığıyla finans kapitalin işbirlikçisi olurken; Brezilya sınırlı bağımsızlık arayışı göstermektedir. Uruguay, Bolivya ve Küba gibi ülkeler kısmen bağımsız politikalarla emperyalizmin karşısında durmaya çalışmaktadır. Ancak bağımsız politikalar bile küresel kapitalist sistemin yapısal baskısı altında ulusal çıkarlarını korumak zorundadır. Emperyalizme karşı mücadele yalnızca devletler düzeyinde değil; işçi sınıfı ve ezilen halkların enternasyonalist örgütlenmesiyle yürütülmelidir.

Venezuela örneği, emperyalist saldırganlığın ulusal egemenlik ve halk direnişi üzerindeki etkilerini göstermektedir. Bolivarcı hükümet, saldırıyı “uluslararası hukukun ihlali ve emperyalist işgal girişimi” olarak tanımlayarak halkı ve devlet kurumlarını seferber etmektedir. Kara, hava ve deniz kaynaklarının harekete geçirilmesi, halkın savunma iradesi ve ulusal egemenliğin korunması için verilen kitlesel hazırlığın göstergesidir. Sokaklarda, limanlarda ve hava üslerinde halk ile ordunun birleşik direnişi, emperyalizme karşı kitlesel seferberliğin ve enternasyonalist dayanışmanın önemini ortaya koymaktadır.

Venezuela ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden acil toplantı talep ederek saldırının hukuksuzluğunu uluslararası alana taşımış ve Rusya, Çin ve Küba gibi devletlerden destek görmüştür. Bu durum, emperyalist müdahalenin yalnızca ekonomik veya diplomatik baskıyla sınırlı kalmadığını, devlet liderlerini doğrudan hedef alarak ulusal egemenlikleri hiçe saymaya çalıştığını göstermektedir.

Emperyalist Saldırganlığa Karşı Enternasyonalist Mücadele ve Dayanışma

Emperyalist savaş ve saldırganlıklar, kapitalizmin krizlerini yönetme aracıdır. Modern müdahaleler yalnızca askeri güç kullanımıyla sınırlı kalmayıp; ekonomik ve finansal baskı, yaptırımlar, enerji politikaları ve paramiliter operasyonlarla da yürütülmektedir. Nihai hedef, işçi sınıfı ve ezilen halklardır. Hukuk normları, güçlü emperyalist güçlerin çıkarları karşısında fiilen geçersizleşmiş, uluslararası düzen güç siyasetiyle şekillenir hâle gelmiştir.

Günümüzde emperyalizmin etkisi yalnızca doğrudan müdahalelerle sınırlı değildir; işbirlikçi rejimler aracılığıyla da yürütülmektedir. Türkiye devleti ve hükümeti, çatışma ve savaş bölgelerinde “tarafsız” veya ezilenlerle dayanışma gösteriyormuş gibi propaganda yapmış, ancak fiilen emperyalist çıkarları desteklemiştir. Gazze halkına yönelik söylemler, ABD ve İsrail’in politikalarına dolaylı katkı sağlayarak direnişi zayıflatmış; Ukrayna krizinde tarafsızlık iddiası, ABD ve NATO’nun hedeflerini örtmüş, faşist Ukrayna rejimine dolaylı destek sunmuştur. İran ve Suriye örneklerinde de hükümet, emperyalist manipülasyonun bir aracı hâline gelmiştir. Venezuela’da ABD’nin operasyonları ve Maduro’nun durumu ise Türkiye’nin küresel emperyalist planlarda aracılık rolünü açık biçimde göstermektedir. Dünyanın pek çok çatışma bölgesinde, işbirlikçi Türkiye elitleri emperyalizm adına manipülasyon görevini sürdürmektedir.

Sosyalistler, demokratlar ve tüm ezilen halklar emperyalizmin işbirlikçilerini teşhir etmek ve halkları, işçi sınıfını, ezilenleri enternasyonalist dayanışmaya çağırmakla görevlidir. Tarih, milyonların bilinçli ve örgütlü eylemi olmadan köklü bir dönüşümün mümkün olmadığını göstermiştir. Gerçek kurtuluş, işçi sınıfının bağımsız, bilinçli ve enternasyonalist mücadelesiyle mümkündür. Emperyalizme karşı mücadele yalnızca dış müdahalelere değil; işbirlikçi rejimlerin araçsallaştırdığı süreçlere karşı da yürütülmelidir. İşçi sınıfının birleşik ve örgütlü mücadelesi, küresel kapitalist sömürüye karşı atılacak en güçlü adımdır. Tüm ezilen halkların dayanışması, enternasyonalist bir mücadele hattı oluşturarak emperyalist saldırganlığa ve işbirlikçi rejimlere karşı somut bir güç yaratabilir.

Paylaşın