Umut Yazıları

Barış için akademisyenler deneyiminin 10. yılında Barış Süreci’ne dair röportajlar – Doç. Dr. Seçkin Özsoy

Umut Gazetesi olarak ”Barış Sürecine” dair Barış için akademisyenler ile yaptığımız röportajlar serisini siz değerli okurlarımız ile paylaşıyoruz.

Barış Akademisyenleriyle Röportaj – Doç. Dr. Seçkin Özsoy

“Barışı bize çok pahalıya ödetmeyi amaçlıyorlar.
Cevabımız, hiçbir bedelin onurumuzdan daha yüksek olamayacağıdır”

Che

1) 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini hangi koşullar altında imzaladınız? Bunun akademi ve üniversite içerisindeki karşılığı nasıldı?

“Barış için Akademisyenler”in (BAK) kamuoyunda “Barış Bildirisi” olarak anılan “Bu Suça Ortak Olmayacağız! Em ê nebin hevparên vî sûcî!” bildirisinin yayınlandığı tarihte Kürt illerinde yaşananlar, gözünü ve gönlünü kapatmayan, vicdanı kararmamış herkesin başka hiçbir açıklama ya da yoruma gerek kalmadan kabul edebileceği kadar net ve olgusal gerçeklerdir. Zaten uluslararası ve ulusal ölçekli insan hakları örgütleri de sivil halkın maruz kaldığı hak ihlallerini raporlarıyla kamuoyuna duyurmuşlardır. Bildiriyi imzaladığımız dönemde Kürt coğrafyasında, milyonlarca insanın zorunlu göç ettiği, yüzlerce sivilin öldüğü, cansız bedenlerin günlerce sokak ortasında kaldığı, bebek ölülerinin buzdolabında saklandığı, kentlerin yakılıp yıkıldığı bir dehşet hali egemendi. Ülkenin Batısı’nda ise, Nazım’ın betimlemesiyle,  “havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü…”nün egemen olduğu bir çaresizlik ve yılgı atmosferi vardı. Böylesi bir distopik ortamda dilsizleştirilmiş kamu vicdanının ilk güçlü sesi oldu 1128 akademisyenin imzaladığı bildiri. Ben de ilk imzacılar arasındaydım, çünkü eğitim bilimci kimliğimin bir gereği olarak o imzayı tereddütsüz atmak zorundaydım. Çocukların öldüğü, okulların karakola dönüştürüldüğü, binlerce çocuğun eğitim hakkının gasp edildiği verili koşullarda eğitim bilimciliğimi sanki hiç böyle şeyler olmuyormuş gibi sürdüremezdim. Bildiriye karşı iktidarın sergilediği çok şiddetli tepki üzerine imzacı akademisyen sayısı kısa sürede iki bini aştı.

Bildirinin ilk gününden itibaren, Türkiye’de “üniversite”nin adını gerçekten hak eden bir kurum olmadığı, her daim devletin ideolojik bir aygıtı olarak işlediği gerçeğiyle bir kez daha karşılaştık. Üniversite yöneticileri ve çok sayıda milliyetçi/muhafazakâr “akademisyen”, BAK’a yönelik linçin örgütleyicisi, katılımcısı, işbirlikçisi olarak üstlerine düşen görevi hakkıyla yerine getirdiler. Bu amaçla, BAK’a karşı bir 2016 yılında diğeri 2019 yılında olmak üzere iki bildiri yayınlandı. Birincisinde, barış bildirisinin kamuoyuyla paylaşıldığı günün hemen ertesinde bir araya gelen dört farklı gruptaki (“Türkiye için Akademisyenler İnisiyatif Grubu”, “Hür Akademisyenler Derneği”, “Üniversite Öğretim Elemanları Dayanışma Derneği” ve “Akademik Birlik Platformu”) içine devlet kaçmış 2071 “akademisyen” JÖH/PÖH operasyonlarına açıkça destek verdi. 2019 yılında yayınlanan ikinci bildiride ise, yine devlete iliş(tiril)miş 1071 “akademisyen” barış bildirisinin ifade özgürlüğü kapsamına girdiği yönündeki Anayasa Mahkemesi (AYM) kararını protesto etti. Bu gereksiz bilgileri tarihe not düşmek adına aktarıyorum, çünkü bu zevat şimdi barış havarisi kesilmiş durumda ve bize “barış istiyordunuz, şimdi neredesiniz?” diye soruyor!

Hangi koşullar altında bildiriye imza verdiğimizi sormakta son derece haklısınız. Ermeni soykırımı, Kürt sorunu gibi meselelerin tabu sayıldığı “yerli ve milli üniversite” geleneğimiz düşünüldüğünde 2212 akademisyenin nasıl olup da BAK bildirisinin imzacısı olabildiği ve her şeye karşın 10 yıldır öyle kalabildiği sorusunun yanıtı elbette merak konusudur. Ama bence yanıtı asıl merak edilmesi gereken soru, diğer akademisyenlerin Kürt illerinde yaşanan bu vahşet karşısında nasıl olup da imza ver(e)medikleri ve sanki hiç böyle bir şey olmamış gibi akademik yaşamlarını sürdürebildikleri sorusudur. Auschwitz’ten sonra “şiir yazılamayacağı” ya da “felsefe yapılamayacağı” konusunda ahkâm kesen pek çok akademisyen, iş Sur’a, Lice’ye, Cizre’ye gelince nasıl olup da akademik pratiğini hiçbir şey olmamış gibi sürdürmekte herhangi bir beis görmemiştir? Toplumu esas şoke etmesi gereken şey, akademisyen olup da böyle bir olay karşısında gösterilebilen kayıtsızlık/tepkisizlik olmalıydı oysa.

BAK sürecinde kendini solcu, demokrat ve özellikle de Marksist olarak tanımlayan kimi arkadaşlarımızın vicdanlarını rahatlatmak için teorik ve politik bahane üretmede gösterdikleri maharet de unutulası değil. Sözgelimi “bildiri, mevcut/ fiili durumun failleri arasında dengeyi gözetmiyor” mazereti ile mesafeli ve soğuk bir “bilirkişi” tavrı sergilemek gibi. Devletin işlediği suçları ifşa ve mahkûm etmediği gibi bunu yapanlara da gereğince destek vermeyen akademisyenlerin akademik özgürlük ve ifade özgürlüğü savunusu ise en hafif deyimle yapmacık kalmıştır. Bu savunuda “ortak” olunmayacağı bildirilen “suç”un ne olduğu görmezden gelinmektedir. Bildiri başlığı gerçekte metni imzalamayan tüm kişileri de sorumlu kılmaktadır. Ortada bir suç varsa ve kimileri bunu ifşa edip ortak olmama iradesini göstermişse bu iradeyi göstermeyen diğer kişileri de aslında suçun ortağı olarak nitelemiş olmaktadır. Bu nedenle savaş üzerinde hiç durmayan ve bu savaşın failini ve mağdurunu görmezden gelerek bütün meseleyi ifade özgürlüğü gibi torba bir kavrama indirgemek doğru bir yaklaşım değildir. “İfade”nin ne olduğunu dikkate almadan “özgürlüğü” üzerinde durmak tam anlamıyla bir kaçamaktır. Akademik özgürlüğe dair son derece belâgatli kelâmlar eden bu zevatın Kürt coğrafyasında yaşanan adı konmamış savaşa dair tek kelime bile etmeyerek hem netameli durumdan kendilerini kurtarmış hem de akademik alanda makbul olan bu konuyla akademik sermayesine yatırım yapmış oldular. Üniversitede olup da o dönemde Kürt illerinde yaşananların bilgisine sahip olmayan akademisyen herhalde hiç yoktur. Ancak sahip olduğumuz bilgi bize nasıl davranmamız ve tavır koymamız gerektiğini her zaman söylemez. Aynı bilgiye sahip olmalarına karşın kimi akademisyenler böyle “kinik” bir davranış sergilerken barış akademisyenleri “klinik” bir davranış örneği sergilemiş ve bedelini de halen ödemektedirler. Akademi içinde sürekli (öz)eleştirisini yapageldiğimiz konformizm, kariyerizm ve sinizm hastalığının 10 yıldır ulaştığı boyutları görmek ürkütücü oldu gerçekten.

2) Bugün yeniden barış süreci tartışılırken, o dönem sizi “terör propagandası” ile yargılayanlarla nasıl bir hesaplaşma gerekiyor? İhraçlar ve yargı süreçleri açısından geriye dönük bir yüzleşme ya da telafi mekanizması olmadan sürecin gerçekçi yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz, bu geriye dönük yüzleşme süreci nasıl olması gerekir?

Sorunuza doğrudan yanıt vermeden önce iki noktaya değinmek istiyorum. Öncelikle, barış bildirisinin 10. yılı vesilesiyle, barış akademisyenleriyle söyleşi yapmanız, hem de bunu “KHK mağduriyeti” ya da “akademik özgürlük yitimi” bağlamına değil de, “barış süreci” bağlamına oturtmanızın bu sürecin toplumsallaşması açısından çok değerli bir çaba olduğunu belirtmeliyim. İkinci olarak, siz olması gerektiği gibi “barış süreci” kavramını kullanmışsınız ama bugün tartışılan sürecin adı konusunda rivayet muhtelif. Adlandırma son derece politik bir edimdir malum. Sorunların nasıl adlandırıldıkları ile nedenleri ve çözümleri arasında her zaman derin ve zorunlu bir ilişki vardır. İktidar kanadı son derece indirgemeci bir yaklaşımla “Terörsüz Türkiye Süreci” derken, Kürt siyasal hareketi bu süreci “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak tanımlıyor. Komisyonun, ismi gibi garabet olan nihai raporunda Kürt sorununun ismi dahi geçmiyor ki çözümünden söz edilebilsin. Komisyon raporunun dili bile barışçıl değil, hep devletten yana yontan, sadece kendi acısına yanan tek taraflı bir dil bu. Oysa barış dilde başlar, ama raporda Kürt meselesinin kilit taşı olan anadili ve anadilinde eğitim ismen bile geçmiyor. Kimileri bu konuda yapılagelen liberal ayrımı esas alarak süreci “negatif barış süreci”, yani “çatışma çözümü süreci” olarak tanımlıyor ve “pozitif barış” aşamasına daha sonra geçilebileceğini varsayıyor. Ancak bu ayrımın bir hayli sorunlu olduğu kanısındayım. Zira “negatif barış”ın fiziksel şiddetin, “pozitif barış”ı ise simgesel şiddetin sonlandırılması olarak tanımladığımızda bu liberal ayrımın geçersizliğini ortaya koymuş oluruz. Zira fiziksel şiddeti simgesel şiddete son vermeden ortadan kaldıramayacağımız gibi, fiziksel şiddetin sürdüğü koşullarda simgesel şiddete son vermekten söz etmek anlamsızdır. Fiziksel ya da simgesel her türlü şiddeti vareden koşulları, toplumsal yapı ve ilişkileri (militarizmi) ortadan kaldırmadan barışın ne negatif ne de pozitif halinden söz edebiliriz. Barış talebi, yalnızca silahların sustuğu bir ortamı değil, aynı zamanda patriyarkal kapitalizmin, ırkçılığın ve otoriterliğin yeniden üretilemediği bir toplumsal düzeni hedeflemektedir. Barış, bu haliyle bir “negatif barış” (çatışmasızlık) değil, “pozitif barış” (adaletli bir toplumsal yaşam düzeni) tahayyülüdür. Barış yalnızca yukarılarda bir yerlerde kurulan “masalarda” yürütülen bir süreç ya da yukarıdan “tesis edilen” bir düzen olmaktan çok halklar arası ilişkilerde ve yaşamın her alanında (sokakta, evde, okulda, üniversitede vb.)  ve her yerinde aşağıdan inşa edilen müşterek bir haldir. Bu müşterek hal ise ancak militarist dilin ve şiddet kültürünün reddiyle mümkün olabilir.

Yüzleşme ve onarıcı adalet bir barış sürecinin onsuz olmaz öğeleridir; bunlardan yoksun bir barış tahayyülü eksik ve sürdürülemezdir. Ancak bizi  “terör propagandası” ile yargılayanlarla bir yüzleşme ya da hesaplaşmadan söz edilemez. Mahkemelerde ya da üniversitelerde ellerine geçirdikleri kamu gücünü kötüye kullanan bu kişilerle ortak bir dil ve ortak bir gelecek tasavvur dahi edilemeyeceği için yüzleşme/hesaplaşma anlamsızdır. Bu zat-ı naşeriflerin yargılanmaları ve ellerindeki kamu gücünün mutlaka alınması gerekir.Barış akademisyenlerinin 10 yıldır maruz kaldığı “yargılama” hukuk devleti ilkeleriyle ve evrensel insan hakları değerleriyle bağdaşmadığı gibi bu süreç baştan sona suç/lu üretme mantığıyla yürütülmektedir. AYM 2019 yılında bildirinin ifade özgürlüğü kapsamına girdiği yönünde karar vermesine karşın, bildiri öncesi ve sonrasındaki tüm etkileşim, iletişim ve paylaşımlarının gerekçe alındığı “yargılama” sonunda akademisyenlerin bugün lağvedilmiş bir örgütle iltisaklı ve irtibatlı olduğuna hükmedilerek ömür boyu ihraç kararları verilebilmektedir hâlâ. Danıştay 5. Dairesi, Danıştay 8. Dairenin hilafına, “Barış Akademisyenleri” dosyasında AYM’nin ihlal kararlarının bağlayıcı olmadığı, dolayısıyla bildiriye atılan imzanın “terör örgütüyle iltisak ve irtibat” için yeterli olduğu yönünde hüküm kurarak aslında Anayasanın açık hükmünü ihlal etti. Barış akademisyenlerinin “yargılanma” süreci hukuk devletinden çok siyasal ihtiyaçlara göre şekillenen bir istisna rejimini yansıtmaktadır. Barış akademisyenlerine reva görülen “yargılama”, hukukun siyasal/akademik muhalefeti tasfiye aracına dönüştüğünün ve bu yaklaşımın adalet değil korku ürettiğinin açık kanıtıdır. Dolayısıyla barış akademisyenlerini “terör propagandası” ile yargılayanlarla “barış süreci” kapsamında bir yüzleşmeden söz edilemez.  Daha önce vurguladığım gibi, bu süreçte dahli olan her kim varsa (rektör, öğretim üyesi, yargıç vb.) işledikleri hukuk cinayeti ve üniversitede yarattıkları ağır tahribat nedeniyle üniversitenin sadece bugününü değil geleceğini de yok ettikleri için yargılanmalıdır. Barış dediğimiz şey, hayatta hangi konumda ne iş yapıyor (yargıç ya da akademisyen) olursanız olun bunları mümkün kılan, onlara anlam ve değer katan bir erdem, bir zihinsel tutumdur. Böyle bir erdemden yoksunluk geri kalan her şeyi anlamsızlaştırır ve değersizleştirir. Barış talebi, görüşlerden bir görüş ya da bir inanış olmadığı için barış isteyenlerle onları terörist ilan edip savaşın sürmesine hizmet edenler, mesela bir münazarada karşı karşıya gelip medeni bir şekilde tartışamazlar, yüzleşip hesaplaşamazlar, ancak birbirleriyle savaşabilirler.

Yüzleşme ve onarıcı adalet perspektifi olmadan sürecin gerçekçi yürütüldüğünü söyleyemeyiz elbette. Tıpkı Barış Anneleri, Cumartesi Anneleri gibi, BAK için bu yönde yapılacak yasal düzenlemeler sürecin turnusol kâğıdı olacaktır.

3) Üniversitelere kayyım ve paraşüt atamalar, bilimsel üretimden uzaklaşılması ve üniversitelerdeki mücadeleye dönük saldırılarla dolu bir 10 yıl geçirdik. Siz geçen 10 yılda üniversitelere ve akademiye dönük teslim alma, tasfiye etme politikasını nasıl değerlendirirsiniz?

Üniversitenin son on yılına dair bu soruda çizdiğiniz panorama doğru olmakla birlikte, Türkiye’deki üniversite krizinin bütününü yansıtmaktan uzak olduğunu, sonuçları sanki nedenmiş gibi gösterme riski taşıdığını belirtmeliyim. Otoriter ve baskıcı yapısı ve zihniyetiyle tüm üniversiter kavram, değer ve ilkeleri tahrip eden bir ilişkiler sisteminin toplamı olan YÖK, 2017 yılı sonrası tek adam rejimiyle mükemmel bir uyum içinde tahakküm gücünü daha fazla artırmıştır. BAK sürecinde üniversitede yaratılan korku imparatorluğu da tek adam rejiminin inşasında ve tahkiminde önemli bir etken olmuştur. Üniversitedeki tüm söz, yetki ve karar erki tek bir kişiye yani Cumhurbaşkanınca sadakat ilkesi uyarınca atanan partizan rektörlere bırakılmıştır. Üniversite yönetimi mutlak yönetim gücüyle donanmış tek bir kişinin adeta kişisel iktidarı haline gelmiştir. Üniversiteler, kuvvetler ayrılığını ve hukuk devletini ortadan kaldıran, bütün yetkileri tek elde toplayan, hiçbir denge-fren mekanizmasının bulunmadığı tek adamın keyfi iradesine dayanan saray rejiminin basit ideolojik aygıtları derekesine indirgenmiştir. Üniversitenin tüm bileşenlerinden (öğrenci, öğretim elemanı ve üniversite çalışanlarından)  “devlet aklı”na uygun bir biçimde düşünüp davranmaları beklenmekte; bu doğrultuda davranmayan tüm akademisyenler BAK örneğinde görüldüğü üzere tasfiye edilmektedir.

Üniversiteye dair bu panoramik görünüm, bize üniversite ile ilgili kimi sorunlu kavram ve kabullerle çizilmiş gibi geliyor bana. Günümüzde Türkiye üniversitelerinde olup bitenleri betimlemek için kullanılan “tasfiye”, “müdahale”, “teslim alma” ve “saldırı” gibi hegemonik kavramlar, bilginin metalaşmasıyla ivme kazanan üniversitedeki mutasyonu anlamak ve yorumlamak için hiç de açıklayıcı olmayan, aksine, kendileri açıklanmaya muhtaç kavramlardır. Türkiye’de üniversite hep “dışarısıyla ilişkisi üzerinden” tartışılıp çözümlenen bir kurum olmuştur hep. Kendi dışında varolan piyasanın etkisine maruz kalan, devletin ve sermayenin her türlü müdahalesine edilgence boyun eğen bir kurum olarak resmedilir genellikle.Bu tür yaklaşımlar iktidar odaklarının müdahale gücünü olduğundan daha fazla gösterip direnme olasılığını zayıflatırken, üniversite bileşenlerinin mücadele gücünü olduğundan daha az gösterip edilgen kurbanlar derekesine indirgemektedir. Buna karşılık akademinin iç bileşenleri ve kendi içinde gelişen dinamikler bu tür yaklaşımlarda büyük ölçüde ihmal edilir. Üniversitenin başına gelen her şey dış faktörlere bağlanarak, üniversite içinde bu değişiklikleri olanaklı kılan rektörler, üniversite senatoları, mütevelli heyetleri, akademisyenlerin kendi eğilimleri gibi etmenlerin göz ardı edilir. Türkiye’de üniversite, tarihin kendi doğal akışı içinde ortaya çıkmış, kendi oluşum ve gelişimini kendi dinamikleriyle gerçekleştirmiş bir kurum olmamıştır hiçbir zaman. Üniversite hep devletin bir meselesi olmuştur. Dolayısıyla “müdahale” çok anlamsız kalıyor. Müdahalenin söz konusu olabilmesi için birbirine dışsal iki yapının (örneğin üniversite – devlet) olması gerekir. Türkiye’de adına üniversite denilen kurum tarihin hiçbir döneminde devletten tam bağımsız olmamıştır. Türkiye’de adına üniversite denilen kurumun kendi değişiminin öznesi olmak bir yana, dışardan dayatılan değişmelere (müdahalelere) bile direnme gücü yok gerçekten. Bu durum üniversitenin tam bir kısır döngü içinde olduğunu gösteriyor: Bir üniversitenin olması gerektiği gibi özerk ve özgür değil, bu yüzden üretken ve yaratıcı değil. Bu kurumlar, üretken ve yaratıcı olamadıkları için de özgür düşüncenin ve özerk kurumsallaşmanın önündeki engelleri kaldırıp toplumsal/kültürel ortamı yeşertecek gücü bulamıyor. Bu kısır döngü sonucunda herkes herkese benzeyip düşünce ve eylem tembelliği başat bir nitelik kazanıyor. Kuşku ve eleştiri üniversiteden kovulmuş, itaat aslî norm haline gelmiş ve dolayısıyla suskunluk ve teslimiyet egemen olmuştur. Bu da üniversiteye dışardan müdahaleleri kolaylaştıran ve meşrulaştıran bir etkendir.

Adına “üniversite” denilen kurumun Türkiye’deki varlığını baştan veri alarak yapılan analizlerde, devletin öncelik ve çıkarları doğrultusunda bu denli kolay ve sık müdahale edilebilen; bileşenlerinin kitlesel olarak bu denli rahat tasfiye edilebildiği; kurumsal özerkliğine ve akademik özgürlüğüne kendisi sahip çıkamayan, üstelik bu konularda içerden destek vererek “yüz kızartıcı suçlar” işleyen (BAK sürecinde olduğu gibi) bir kurumun gerçekten “üniversite” adını hak edip edemeyeceği hiç sorgulanmaz. “Üniversitenin krizi”nden ve sorunlarından söz edilir ama bir “üniversite krizi”nin varlığı, yani üniversitenin sorunlu bir yapı değil de bizzat sorun olduğu gerçeğine gözler kapalıdır. Üniversitenin geçmişte ve bugün ne olduğu, gelecekte ne olacağı politik mücadele hedefidir. Bu mücadele hakiki bir “üniversite uğruna” değil, “üniversite hakikati üzerine”dir. Çünkü üniversitenin keşfedilecek ya da icat edilecek bir hakikati yok, üniversitenin hakikati siyaseten inşa edilebilir. Adına ne dersek diyelim, içinde yaşadığımız süreç, demokrasi güçlerinin performansıyla gerçek bir barış sürecine evriltilebilirse üniversitenin içinde debelendiği bu kısır döngüden çıkması ve üniversiteye dair başka türlü bir hakikat üretilmesi için bir fırsat yaratılmış olacaktır.

4) Üniversitelerin özerk-demokratik alanlar olması ile barış arasında sizce nasıl bir ilişki var, bir dönüşüm ve barıştan bahsedilen bu sürecin üniversitelere yansıması ne olmalı?

Öncelikle üniversitenin hem özerklikle hem de barışla ilişkisinin (hatta özerklik ile barış ilişkisinin de) dışsal ve olumsal değil, içsel ve zorunlu bir ilişki olduğunu belirtmeliyim. Üniversitenin özerklik ve barış ile ilişkisi, gerektiğinde sonradan tesis edilebilecek iki ayrışık töz arasındaki derecelendirilebilir dışsal bir ilişki değil, biri olmadan diğerinin de var olamayacağı ya da tanımlanamayacağı, birbirini zorunlu olarak gerektiren bir ilişkidir.

Üniversite özerkliğini sadece bir talep, üstelik üniversitenin devlet ve piyasa gibi kendi dışında (ve hatta kendi içinde) olduğu varsayılan güçlere yönelik bir talebi olarak okumak özerklik fikrini son derece zayıflatmak, onun politik ufkunu daraltmak olur. Zira devletin ve piyasanın üniversite üzerindeki hegemonyası ve denetimi ortadan kalksa bile, ne üniversitedeki iktidar yapıları (mevzuat, kurullar, düzenekler, atama-yükseltme kriterleri, performans kriterleri vb. aracılığıyla işleyen) ve ilişkileri yerinden edilmiş olur, ne de sermayeleştirme süreci kesintiye uğratılmış olur. Bu yüzden üniversitenin özerkleşme eğilimini, sınıflaştırmaya, cinsiyetlendirmeye, sömürgeleştirmeye direnen ve bunların ötesinde yeni olanakları harekete geçirmeye çalışan bütün ortaklaşmacı çabaların bir örüntüsü olarak görmek gerekir.

Üniversite özerkliğini kurumsal bir yabancılaşmaya direniş olarak da yorumlayabiliriz. Ancak kurumsal yabancılaşma üniversitenin kendi özüne yabancılaşması, üniversiteyi üniversite yaptığına inanılan birtakım dışsal değerlere ve ilkelere yabancılaşma olarak değil de, üniversitenin kendini inşa etme, kendini var etme koşulları üzerindeki özdenetimin kaybı olarak anlaşılmalıdır. Üniversitenin yabancılaşmayı aşma sorununu da onun bir öze dönüş, özün bulunuşu ya da “üniversitenin üniversite gibi olması” vs. değil, “üniversitenin kendisini inşa etmesinin” özerkliğini sağlama sorunudur. Üniversitenin bir kurum olarak yabancılaşması, üniversiter yaşamın tüm veçhelerinin kolektif özdenetiminde yaşanan bir kaybı ifade eder. Bu şekilde tanımlandığında, doğrudan boyut değiştiren üniversite özerkliği sorununu daha geniş bir politik bağlama oturtmuş oluruz. Kapitalist süreçlerin öznelliğin üretimi düzeyinde işlediği ve gayri-maddi emek biçiminin karakterize ettiği bir dönemde üniversite özerkliği salt üniversitenin bir sorunu olmaktan çıkar tüm bir toplumun sorununa dönüşür. Zira özerklik üniversitenin bilgi üretimi için önkoşuldur ve bilgi herkesin (ortak olan) ve hiç kimsenindir (mülkiyet haline getirilemez, ya da henüz getirilemez olan).

Bilimsel özerklik, sadece bilim alanı dışında var olan yapı ve dinamiklerin bilime müdahaleleriyle ilgili bir meseleden ibaret olmadığı gibi, bilimsel bilgi üretebilmek için önceden verili olması gereken dışsal koşullardan herhangi biri olarak da görülemez. Bunun temel nedeni, bilimsel bilgi üretimi ile bu üretimin koşullarının birbirinden ayrı düşünülemeyecek olmasıdır. Bilimsel özerklik, bilimsel bilgi üretimiyle bu üretimin koşulları arasındaki uygunlukla doğrudan ilgili bir meseledir. Bilimsel özerklik talebi, bilim insanının dokunulmazlık ayrıcalığı için değil, bilimsel bilgi üretiminin kendi varoluş koşulları ve biçimlerinin üretilebilmesi için ortaya atılmıştır.

Bilgi üretiminde özyönetim deneyimlerinin, yatay özöğrenim süreçlerinin, hiyerarşizasyona direnen etkileşim/işbirliği ve paylaşım biçimleriyle dayanışma tarzlarının üniversitedeki yerleşik doksaları, fetişleşmiş, sabitlenmiş ve taşlaşmış yapı ve ilişkileri parçalayacak tarzda egemen kılınması sorunudur özerklik sorunu. Karar süreçlerinin yataylaşması, sermayeleştirilemeyen (ortak bir ölçüye vurulamayan) tekilliklerin üretimi ve farklı öznelliklerin üretimi de bu sorunun onsuz olmaz bir parçasıdır. Sonuç olarak üniversite özerkliği sorunu, üniversitede ne olacağımıza ve neyi nasıl yapacağımıza hep birlikte, yerinden karar verme sorunudur: Neyin kim için öğrenilmeye ve araştırılmaya değer olduğundan iletişim ve etkileşim biçimlerine varana dek… Üniversitenin, bilginin meta formuna büründürülerek kapitalist ilişkiler içine çekilmesiyle içine düştüğü “varoluşsal kriz”in ve tüm anlamını ve değerini bu ilişkiler bağlamında kazanması nedeniyle yaşadığı “meşruiyet krizi”nin aynı zamanda bir demokrasi krizi olarak anlamlandırmak mümkündür. 

Görüldüğü gibi, özerkleşme temelinde Kürt meselesi ile üniversite meselesi arasında koşutluk kurmak mümkündür. Kürtler yalnızca kültürel olarak tanınmamış bir topluluk değil; kendi siyasal kaderi üzerinde tasarruf hakkı elinden alınmış bir halktır. Bu bakış açısına göre, temel sorun, Kürt halkının iradesini kendi siyasi geleceğine yansıtamamasıdır, yani özerkleşememesidir. Barış mücadelesini devletle pazarlık sayesinde elde edilecek belli talepler olarak kurgulamaktansa, bireyin ve toplumun özerkleşme ve özneleşme kapasitesini geliştirdiği ve çoğalttığı bir imkân olarak değerlendirmek taraftarıyım. Ezilenleri kendi kaderlerinin efendisi kılacak, kolektif bir “özneleşme / özerkleşme” sürecinin önünü açabilecek, “alttakilerin” kendi kendini örgütleme ve eyleme kapasitelerini artıracak bir üniversite anlayışı ve pratiği “aşağıdakilerin demokrasisi” için olmazsa olmaz derecesinde önemlidir. Barış, böyle bir demokrasiye giden yolun başlangıç noktası ve taşıyıcısı olabilir. Kürtlerin öz belirlenim haklarının güvence altına alındığı bir çözüm süreci, sadece bir etnik çatışmayı sonlandırmakla kalmaz; aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme sürecine ivme kazandıracaktır. Barış ile demokrasi arasında dışsal bir ilişki kurarak demokrasiyi barışın önkoşulu olarak dayatmak (“Demokratikleşme olmadan barış olmaz!”), barış talebini sürekli ertelemenin bahanesini üretmektir. Üniversite özneleri, demokratikleşme ve barış süreçlerinin birbirine indirgenmeden ama birbirini besleyerek nasıl birlikte düşünülebileceği ve hayata geçirebileceği konusunda önemli işlevler yerine getirebilir.

5) Şu an içerisinde bulunduğumuz koşullar açısından barış talebi üniversite özneleri açısından ne ifade ediyor?

Genel olarak “üniversite” kavramı ile onun maddi varoluş koşulları arasındaki karşılıklı bağlar savaş ve çatışma koşullarında kopar; üniversite ve üniversite emekçileri kendine yabancılaşır. Üniversite ile barış arasında kurduğum içsel ve zorunlu ilişkinin temel nedeni budur. Bilginin toplum ve doğa yararı için üretimi ve evrensel paylaşımı ilkesi ancak toplumun genelinde ve üniversitede demokrasi ve barışın inşasıyla hayata geçirilebilir. Bunun güvencesiyse üniversite bileşenlerinin oluşturduğu bağımsız özyönetim organları olmalıdır.

Türkiye’de adına “üniversite” denilen kurumun bugünkü hal-i pür melaliyle, üniversiteye yönelik toplumsal, bilimsel ve eğitimsel beklentiler arasındaki mesafenin büyüklüğü korkutucudur. Bu mesafe özellikle Kürt meselesi ve barışın inşasına katkı anlamında çok daha derindir. Barış kavramını pratikte ulaşılması gereken bir sonuç olmanın ötesinde, hem teorisi hem de pratiğinin yeniden inşaya ihtiyaç duyduğu bir mücadele alanı olarak ele almak gerektiği düşüncesindeyim. Bu mücadelede “üniversite öznelerine çok önemli görev ve sorumluluklar düşüyor. Üniversite öznelerinin barış talep eden değil, barış inşa eden konumda olmaları varoluşsal bir zorunluluktur. Üniversite öznelerinin barış talep etmekle yetinen edilgen konumdan çıkıp barış inşacısı konumuyla sürece katılımı, barışın devlet için, devlet tarafından, devlete göre yürütülen resmi bir süreç, tek taraflı “devlet politikası” ve bir lütuf olmaktan çıkıp, halklar arası onurlu ve adil bir sözleşmeye dönüşmesini sağlar. Böylece barışın toplumsal meşruiyeti de güçlenir.

6) Son olarak emperyalist-kapitalist sistem içerisinde üniversiteler giderek bilginin metalaştığı, sermaye mantığıyla kâr odaklı işleyen ve emperyalist merkezlerle birleşmiş sermaye ağlarına eklemlenen kurumlara dönüşüyor. Bu koşullarda akademinin toplumsal ve bilimsel niteliği nasıl aşındırılıyor? Sizce bu dönüşüme karşı akademi içinde ve dışında nasıl bir mücadele hattı örülebilir; hedef yalnızca akademik özgürlüğü savunmak mı olmalı, yoksa daha köklü bir dönüşüm mü gerektiriyor?

Bugün geldiğimiz noktada üniversitelerimiz, ancak darbe dönemlerinde örneği görülebilecek türden bir sindirilmişlik içinde; artık bir kurum olarak bırakın barışın inşasına (mü)dahil olmayı, kendini, bilimi ve temel ilkelerini bile savunmaktan âciz. Bu trajik sükût ve acziyet, üniversitenin içine düş(ürül)düğü krizin toplumsal meşruiyet yitiminden ibaret olmadığını, hep tartışılagelen varlığının daha tartışmalı hale geldiği varoluşsal krizin bir başka göstergesi oldu.

Kapitalizmin bilimsel üretim sürecinde yarattığı dönüşümler karşısında bilim emekçilerinin vereceği yanıt kısmi ya da arızî değil, bütünsel ve yapısal özellik göstermek zorundadır. Bunun gerekli ama yeterli olmayan koşulunun da antikapitalist temelde örgütlenmiş bir bilim emekçisi hareketinin inşası olduğunu düşünüyorum. Bu inşa sürecinde yanıtı aranacak ilk soru şu olmalıdır: Üniversite emekçilerinin bugünkü örgütlenme biçimi, onların kolektif eyleme ve düşünme güçlerini artırıyor mu, yoksa genelleşmiş konformizm ve sinizmi mi besliyor? Bilim emekçilerinin ortak bir tahayyüle sahip kolektif bir özneye dönüşmeleri sadece mağduriyet ve buna direniş siyasetiyle sağlanamaz. Bilim emekçilerini çoğu zaman sadece ezilmişlik ve mağduriyet terimleriyle düşünmek yerine onların kolektif siyasallaşma ve radikalizasyon pratiklerini geliştirmelerine yardımcı olacak bir örgütlenme ve siyaset tarzına ihtiyaç var. Üniversitedeki adaletsizlikleri ve hak ihlallerini üreten koşulları ve yapıyı ortadan kaldırmak için değil de sistemin yarattığı sonuçlara karşı mücadele etmek stratejik önemde bir politik hata olacaktır. Adaletsizliklere ve hak ihlallerine karşı üniversitede yürütülecek mücadele, eğer bu adaletsizlikleri ve hak ihlallerini tanımlamamızı ve ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlerin ölçütlerini ve araçlarını bize sağlayacak genel bir bilim emekçisi siyaseti yoksa başarısızlığa mahkûm olacaktır. Kendini genel emek hareketinin bir parçası olarak örgütlemesi gereken bir bilim emekçisi hareketinin görevi yalnızca var olan hakların ve çıkarların oldukları gibi ifadesi ya da koruması değil, aynı zamanda onların tanımlanmasında ve hayata geçirilmesinde etkin rol alarak özyönetim kapasitesini geliştirmek ve böylece politik güç haline dönüşebilmektir. Var olan haliyle üniversiteyi eleştirmekle yetinmeyip, aynı zamanda akademya içinde alternatif bir toplumsal yaşamın kurucu pratikleri ve deneyimleri üzerine düşünüp bunları hayata geçirmemiz gerekir. Akademik emeğimizin ve insanlığımızın sermaye ve onun devleti tarafından tahakküm altına alınmasına karşı çıkarak onurumuzu kurtarmalıyız. Unutmayalım ki emeğin mücadelesi her şeyden önce bir onur mücadelesidir.

Üniversiteye dair bazı kavram ve ilkeleri kendiliğinden iyi şeyler olarak yüceltmek yerine – ki bu bizi çoğu zaman soyut ve tarih dışı normlara geri götürür – onları, yalnızca onun içinde bir anlam kazandıkları, politik bağlam içine oturtmalıyız. Üniversite açığa çıkarmaya çalıştığı iktidar ilişkilerine kendisi de tabi olan bir kurumdur. Üniversitenin içinde bulunduğu somut güç ilişkilerinin şekillendirdiği tarihsel-sosyal bağlamdan bağımsız bir özerklik ve özgürlük savunusu aslında liberal bir formalizmden başka bir şey değildir. Bugünün Türkiye’sinde “üniversite özerkliği” boş bir söz, “akademik özgürlük” ise acı bir ironiye dönüşmüştür. Somut ezme-ezilme ilişkilerinden bağımsız “mutlak” ya da “evrensel” bir akademik özgürlük /üniversite özerkliği savunusu bizi ister istemez teorik ve politik açmazlara sürüklüyor. Akademik özgürlük, “Kim için?” ve “Ne yapmak için?” sorularına yanıt vermeden değer ve önem atfedebileceğimiz aşkın norm ya da ilke değildir. Zira üniversitede yaşanan pek çok müdahale ve tasfiye de akademik özgürlük adına yapılabilmektedir. Üniversiteye içerden ya da dışardan yapılan her türlü müdahaleye akademik özgürlükle meşruiyet kazandırılmaya çalışılmaktadır. Herkesin kendi değerlerine ve çıkarlarına uyan ve diğer kullanımları gayrimeşru ilân eden bir özerklik ve özgürlük kavrayışı var. 

Bugünün temel akademik sorunu, üniversiteden kurtulmak ya da onu kurtarmak ya da dönüştürmek değil, akademisyenler (ve diğer bileşenler) olarak kendimizi hem olduğu biçimiyle üniversiteden hem de üniversiteyle ilişkili olan özneleşme tarzından kurtarmaktır. Akademisyenliğimizin parametrelerini yeniden oluşturmak, üniversitelerde olageldiğimiz şeyi düşünmek üzere yeni yollar bulmaya odaklanmak gerek. Bilginin metalaşmasıyla birlikte üniversiteye dair tüm kavram, yapı ve süreçlerin başkalaştığı bir dönemde kendimizi bir akademisyen olarak nesneleştirirken cesur olmalı, demokratik ve eleştirel bir biçimde ne olmak istediğimizi, ne olagelme kudretine sahip olduğumuzu hep birlikte tartışmalıyız. Bize akademik alanda dayatılan bireyselliği reddetmek suretiyle yeni akademik öznellik biçimleri geliştirmeli; sadece kapitalizm karşıtı akademisyenler olarak kalmaktan çıkıp, “kapitalist olmayanı” arzulayabilecek ve yaratabilecek akademik öznelere nasıl dönüşebileceğimiz üzerine kafa yormalıyız.   

Konumuzla ilişkili olarak şu soruyu her üniversite bileşeninin kendine sorması gerektiğini düşünüyorum mesela: Türklükle malul akademik ethosumuzu yineleyen değil yenileyen başka bir ethos, başka bir öznellik imkânı nasıl olabilir? Bu temel soruya vereceğimiz yanıt hem barışın hem de üniversitenin müşterekleşmesi için önemli bir etken olacaktır. Kürt sorununun çözümsüzlüğünün arkasında yatan en temel gerçek, “Türklüğün” toplumsal ve siyasal bir imtiyaz sistemi olarak varlığını sürdürmesidir. Türklük, yalnızca bir kimlik değil, aynı zamanda simgesel ve fiziksel şiddet üreten bir egemenlik biçimi, öznellik/kimlik üreten bir ideoloji, toplumsal bir iktidar ve ayrıcalıkların taşıyıcısı olan bir normdur. Egemen olanın kendine (Türklüğe) ve kendi tanımladığı “öteki”ne (Kürtlüğe) biçtiği imgenin yıkılmadığı bir barıştan ya da diyalogdan söz edemeyiz. “Hepimiz kardeşiz ve kaderdaşız” edebiyatıyla savunulan barış talebi, kültürel farklılıkları tanımayan, bunlar arasındaki tarihsel asimetriyi sürdüren, kimi zamansa adalet talebini görünmez ve duyulmaz kılarak sessizliğe mahkûm eden inkârcı bir söylem stratejisi olarak işlev görür. Türkiye’de gerçekten barış isteyen her Türk gibi, akademisyenler de kendi Türklük kimlikleriyle yüzleşmeli, egemen ulusun bir üyesi olarak bu kimliğin getirdiği imtiyazları sorgulamalıdır. Aynı zamanda bilginin ve hakikatin Türkleştirildiği bir epistemolojik tahakküm biçimi olan Türklük ethosu, Kürt meselesine ve barışa dair akademik ilgisizliği ve kayıtsızlığı besleyen en önemli etmenlerden biridir bence. Sonuç olarak, Kürt sorununun çözümü, Türklüğün imtiyaz sistemine dair köklü bir yüzleşmeyi zorunlu kılar. Bu yüzleşme gerçekleşmeden, önerilen hiçbir çözüm, kimden gelirse gelsin, gerçek bir eşitlik ve adalet sağlayamaz.

Barış akademisyenlerinin 10 yıl önce yayınladıkları bildiriyi bugün için önemli ve değerli kılan yönlerden biri de Türklük ethosuyla arasına mesafe koyarak Kürt meselesinde söz söylemesidir. Barış süreci ve talebini toplumsallaştırma çabası bağlamında BAK deneyiminin iki açıdan daha önem ve değer taşıdığı kanısındayım. Birincisi, deneyimin kolektif parrhesiatik vasfı, yani egemene (devlete) hakikati hiç eğip bükmeden, retoriğe düşmeden, olduğu gibi ve bedelini de göze alarak söyleme cesareti gösterip onun maskesini düşürmesidir. Yüzleşme ve onarıcı adalet perspektifi olmayan bir devlet aklının tepeden inme bir şekilde getireceği veya lütfedeceği barıştan kimseye herhangi bir fayda gelmeyecektir. Barış devlet sayesinde değil, devlete rağmen kültürleşecekse daha fazla parrhesiastes’e (hakikat anlatıcısı kişiye) ihtiyaç var demektir.  

İkincisi, BAK vakası etrafında şekillenen dayanışma, özneleşme ve öğrenme süreçlerinin ve yapılarının (“Dayanışma Akademileri, “Sokak Akademisi”, “KODA-Hayat Bilgisi Okulu”, “Eskişehir Okulu”, “Kampüssüzler”, “Metris Üniversitesi”, “Off University”, “Kültürhane”, “Birarada Derneği”  gibi) barışın bir kültür olarak yaşandığı prefigüratif deneyimler olarak önemi yadsınamaz. Ancak “başka bir akademi/üniversite” arayışının ve inşasının özgürleşmiş bir akademik tahayyülle yürütülmesinin amaçlandığı bu müşterekler sistemli ve sistematik bir hale getirilememiş, yıllar içinde sönümlenmiştir. BAK sürecinin başlarında büyük bir heyecan ve coşkuyla örgütlenen bu yapılar, 10 yılın sonunda akademiye dair ütopik bilincin yeşerdiği ve keskinleştiği mekânlar olmak yerine birer yardımlaşma örgütüne ve/ya da sivil toplum kuruluşuna dönüşmüştür ne yazık ki. Yine de bu müşterekleştirme deneyimlerinin barış inşasının eğitim ve bilim alanındaki imkân ve sınırlılıklarını göstermesi açısından öğretici olduğunu düşünüyorum.

Paylaşın