Marx, kapitalist üretim tarzının temel dinamiğinin sermayenin sürekli genişleme zorunluluğu olduğunu vurgulamıştır. Kapitalizm kendi sınırları içinde istikrarlı bir biçimde varlığını sürdüremez, aksine sürekli olarak yeni pazarlar, yeni yatırım alanları ve yeni kaynaklar bulmak zorundadır. Bu nedenle kapitalizm doğası gereği genişlemeci bir karakter taşır. Tarihsel olarak bu genişleme süreci sömürgecilik ve emperyalizm biçiminde ortaya çıkmıştır.
Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı çalışmasında emperyalizmi kapitalizmin tekelci aşaması olarak tanımlar. Bu aşamada, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşmesiyle ortaya çıkan finans kapital dünya ekonomisinin belirleyici gücü haline gelir. Büyük sermaye grupları ve tekeller, dünya pazarını ve doğal kaynakları paylaşmak için devlet aygıtlarının ekonomik, siyasi ve askeri gücünden yararlanır. Bu durum, büyük güçler arasındaki rekabetin kaçınılmaz biçimde uluslararası gerilimlere ve savaşlara yol açtığını göstermektedir. Yani emperyalist rekabet yalnızca ekonomik bir rekabet değildir, aynı zamanda nüfuz alanları, kaynaklar ve pazarlar üzerinde yürütülen askeri ve jeopolitik çatışmalardır.
Savaşın Gerçek Dinamikleri: Devletler, Tekeller
Bu noktada savaşın niteliğine dair yaygın bir yanılgıya da işaret etmek gerekir. İran savaşı genellikle devletler arası bir çatışma olarak algılanmakta, ABD, İsrail ve İran aktörleri üzerinden okunmaktadır. Oysa emperyalizm çağında savaşları yalnızca devletler üzerinden kavramak yetersizdir. Emperyalizm, tabiatı gereği devletler üstü ölçekte örgütlenmiş çok uluslu tekellerin ve finans kapitalin egemenliğini ifade eder. Devletler bu yapının siyasal ve askeri organizasyon araçları olarak işlev görür.
Bu nedenle savaşın gerçek dinamikleri, yalnızca devletlerin politik tercihleriyle değil, onların arkasında konumlanan (gerçek aktörler) sermaye bloklarının çıkarlarıyla belirlenmektedir. Örneğin ABD’de siyasi iktidarın temsil ettiği güç, yalnızca ABD devlet aygıtı değil, aynı zamanda belirli tekelci sermaye gruplarının çıkarlarının siyasal ifadesidir. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, savaşın maliyetine dair yapılan değerlendirmeler de eksik kalmaktadır. Dolayısıyla savaşın “sürdürülemez maliyetler” nedeniyle kısa sürede sona ereceği yönündeki analizler eksiktir. Bu yaklaşımlar, sermayenin kriz dönemlerinde savaş üzerinden yeniden değerlenme eğilimini yeterince hesaba katmamaktadır.
ABD’nin İran karşısında sahada zorlandığı, sürecin “yeni bir Vietnam”a dönüşebileceği ya da siyasi aktörlerin öngörüsüzlüğü, Trump’un öngörülemezliği vs. nedeniyle savaşın kontrol dışına çıktığı yönündeki değerlendirmeler, meseleyi fazlasıyla yüzeysel bir düzeyde ele almaktadır.
Oysa emperyalist savaşlar, günlük siyasi açıklamalar ya da liderlerin anlık tutumları üzerinden değil, uzun vadeli stratejik planlamalar ve sermaye çıkarları doğrultusunda şekillenir. Bu tür savaş senaryoları yıllar öncesinden askeri, ekonomik ve teknolojik düzeyde simüle edilir. Süreç, belirli aşamalar halinde planlanarak ilerler. Bu nedenle sahada ortaya çıkan gelişmeleri yalnızca liderlerin söylemlerindeki çelişkiler üzerinden okumak, savaşın gerçek dinamiklerini gözden kaçırmaya yol açmaktadır.
İran savaşı bağlamında da benzer bir durum söz konusudur. Savaşın seyri, büyük ölçüde önceden öngörülen ve belirli bir zaman dilimine yayılan stratejik bir çerçeve içinde ilerlemektedir. Bu nedenle süreci “beklenmedik zorluklar” ya da “hesap hataları” üzerinden değil, emperyalist sistemin planlı müdahale ve yeniden yapılandırma kapasitesi üzerinden de değerlendirmek gerekmektedir.
Sürecin planlı niteliğini anlamak için klasik savaş teorisinin bir tespiti hatırlanabilir. Sun Tzu’nun ifade ettiği gibi her savaş, karşılıklı planların çarpışmasıdır, ancak sahada bu planlardan yalnızca biri üstünlük sağlar. Bu durum, savaşların rastlantısal değil, planlı süreçler olduğunu, fakat sonuçlarının hiçbir zaman mutlak bir kesinlik taşımadığını gösterir.
İran’ın direnç göstereceği ve ABD-Israil ve müttefiklerinin zorlanacakları elbette öngörülmektedir. Bu tür dirençler, belirli planların süresini uzatabilir ya da bazı taktik hesapları boşa düşürebilir. Ancak durum, emperyalist güçlerin süreci öngörüsüzce yürüttüğü anlamına gelmez. Aksine, bu tür olasılıklar da planlama süreçlerinin bir parçasıdır.
Dolayısıyla savaşın gidişatını yalnızca “kazanma” ya da “kaybetme” üzerinden değerlendirmek yanıltıcıdır. Günümüz kapitalizminde savaş, artık istisnai bir durum olmaktan çıkmış, tekelci rekabetin süreklilik kazanan bir hegemonya müdahale aracına dönüşmüştür. Nitekim ABD’nin Vietnam deneyimine rağmen Afganistan ve Irak’ta benzer süreçler yaşaması, askeri ve siyasi başarısızlık ihtimalinin bu tür müdahaleleri engellemediğini göstermektedir. Bu durum, sermayenin savaşlara askeri sonuçlar üzerinden değil, daha geniş ölçekli stratejik ve ekonomik çıkarlar temelinde yaklaştığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bugün de tüm hazırlıklara rağmen sahada askeri olarak geri çekilme ya da siyasi olarak geri adım atma ihtimali bulunsa dahi, bu tür süreçler emperyalist işgalciler açısından henüz mutlak bir başarısızlık anlamına gelmemektedir.
Emperyalist Müdahale ve Bağımlılık Mekanizmaları
Emperyalist müdahaleler, kapitalistler tarafından meşruiyet üretme ihtiyacı doğrultusunda “demokrasi”, “özgürlük” ve “insani müdahale” söylemleriyle ideolojik olarak maskelenmiştir. Ancak gerçekte bu müdahalelerin amacı (artık gizleme ihtiyacı dahi duymadıkları) açıktır: hedef ülkelerin siyasal ve ekonomik yapılarını parçalamak, bu ülkeleri denetim altına almak, yer altı ve yer üstü kaynaklarına el koymak ve enerji geçiş yollarını kontrol etmek. Bu süreç, küresel sermaye ile uyumlu bağımlı işbirlikçi rejimlerin kurulmasını da içerir.
Bu çerçevede Körfez ülkeleri üzerinden yürütülen süreç de dikkat çekicidir. ABD’nin bölgedeki gerilimi yalnızca kontrol etmekle kalmadığı, aynı zamanda belirli ölçülerde yönlendirdiği ve bu gerilimden stratejik sonuçlar ürettiği görülmektedir. Körfez ülkelerinin artan güvenlik tehdidi karşısında daha kırılgan ve bağımlı hale gelmesi, onları ABD’ye askeri ve siyasi olarak daha fazla bağımlı kılmaktadır. Elbette bu süreç, devam eden bölgesel ve küresel hegemonya mücadelelerinin bir parçası olarak, Körfez’de olduğu gibi farklı coğrafyalardaki işbirlikçi sermaye yapılarının ve rejimlerin, gelecekte oluşabilecek yeni dengeler doğrultusunda yönelimlerini belirleyen bir mekanizma haline gelmektedir.
Nitekim son dönemde Kuveyt ve diğer Körfez ülkelerine milyarlarca dolarlık silah satışlarının gerçekleştirilmesi bu sürecin somut bir göstergesidir. Bu durum, emperyalist müdahalelerin yalnızca doğrudan askeri operasyonlarla değil, aynı zamanda tehdit algısı üzerinden bağımlılık ilişkileri üreterek ve silah ticaretini genişleterek sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır.
Savaş ve kriz ortamı, yalnızca jeopolitik bir mücadele değil, aynı zamanda askeri-sanayi kompleksinin ve ona bağlı sermaye gruplarının kârlılığını artıran planlı bir yeniden yapılandırma süreci olarak işlev görmektedir. Bu genel çerçeve, İran savaşıyla birlikte daha somut ve görünür bir hal almaktadır.
İran’a karşı başlatılan savaş emperyalist kapitalizmin yapısal krizinin, emperyalist rekabetin yeniden yükselişinin ve küresel güç dengelerindeki dönüşümün bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Avrupa’da Ukrayna savaşı, Pasifik bölgesinde Tayvan çevresinde kolektif Batı tarafından yükseltilen askeri gerilim, Güney Amerika’daki ABD müdahaleleri ve Orta Doğu’da Gazze, Suriye, Lübnan ve İran çevresinde gelişen çatışma dinamikleri birlikte değerlendirildiğinde kapitalist sistemin bu yeni bir istikrarsızlık döneminden çıkış arayışları olduğu görülmektedir. Bu çatışmalar yalnızca diplomatik anlaşmazlıkların sonucu değil, kapitalist sistemin iç çelişkilerinin giderek daha fazla askeri ve jeopolitik çatışmalar biçiminde ortaya çıkmasının bir sonucudur. Keza yalnızca bölgesel krizler olarak değil, küresel hegemonya mücadelesi ve dönüşüm sürecinin parçaları olarak değerlendirilmelidir.
İran yalnızca büyük enerji rezervlerine sahip bir ülke değildir, aynı zamanda dünya enerji sisteminin en kritik coğrafyalarından birinde yer almaktadır. Basra Körfezi dünya petrol rezervlerinin önemli bir bölümünü barındırır ve küresel enerji ticaretinin büyük bir kısmı bu bölgeden geçer. İran’ın etkileyebildiği (bugün tamamen kontrol ettiği) Hürmüz Boğazı ise dünya enerji sisteminin en önemli dar boğazlarından biridir. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde yirmisi bu dar geçitten taşınmaktadır. Bu nedenle Hürmüz Boğazı çevresinde ortaya çıkan askeri kriz dünya enerji piyasalarını doğrudan etkilemeye başlamıştır. Savaşın ilk günlerinden itibaren petrol fiyatlarında yaşanan hızlı yükseliş bu gerçeği açık biçimde göstermiştir. Enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar yalnızca petrol üreticilerini değil, küresel ticaret sistemini ve finans piyasalarını da etkilemektedir. Bunun yanında büyük enerji tekellerinin bu fiyat artışlarından milyarlarca dolar kâr elde ettikleri de ayrıca not edilmesi gereken bir gerçektir.
Burada enerji krizine dair yaygın bir yanılgıya da dikkat çekmek gerekir. Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol miktarının yaklaşık yüzde yirmi olduğu düşünüldüğünde, yaşanan kriz aslında küresel üretimin tamamını değil, belirli bir bölümünü doğrudan etkilemektedir. Buna rağmen savaşın yarattığı jeopolitik gerilim, petrol fiyatlarının küresel ölçekte yükselmesine yol açmaktadır.
Üretimin büyük bölümü savaş öncesi maliyetlerle sürdürülmektedir. Buna rağmen ürünler yükselen küresel fiyatlar üzerinden satılmakta ve bu durum enerji tekelleri için olağanüstü kârlar yaratmaktadır. Yani maliyet artışı sınırlı bir alanda yoğunlaşırken, fiyat artışı tüm piyasalara yayılmaktadır. Bu durum sermaye açısından son derece avantajlı bir asimetri üretmektedir. Bu süreç, hâlihazırda derinleşen bir enerji kriziyle karşı karşıya olan Avrupa ekonomilerinin kırılganlığını artırırken, Hürmüz hattı üzerinden enerji akışına yönelik müdahale Çin gibi büyük tüketici ekonomiler açısından da stratejik sonuçlar doğurmaktadır. Nihayetinde ortaya çıkan bu enerji krizinin maliyeti, tarihsel olarak olduğu gibi, büyük ölçüde emekçi sınıfların üzerine yıkılmaktadır.
Savaş Ekonomisi ve Kriz: Kimin İçin Yıkım, Kimin İçin Kâr?
Savaşın ekonomik yüküne ilişkin yapılan “yüksek maliyet” analizleri yanıltıcıdır ve devletler açısından yarattığı maliyet, enerji tekellerinin, silah sanayinin ve giderek teknoloji-bilişim tekellerinin elde ettiği kârlarla karşılaştırıldığında oldukça sınırlı kalmaktadır. Bu durum, savaşın kapitalist sistem açısından bir yıkım değil, aksine güçlü bir yeniden değerlenme ve kârlılık mekanizması olarak işlediğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu noktada “kriz” kavramına da sınıfsal bir içerikle yaklaşmak gerekir. Lenin’in “demokrasi kimin için?” sorusuyla kavramları çözümleme yöntemi burada da yol göstericidir. Aynı şekilde sormak gerekir: bu savaş kimin için krizdir?
Emperyalist savaşlar söz konusu olduğunda “kriz” çoğu zaman genelleştirilmekte ve tüm sistem için ortak bir yıkım süreci olarak ele alınmaktadır. Oysa kapitalist sistem içinde krizler eşitsiz biçimde yaşanır. Bir kesim için yıkım anlamına gelen süreçler, başka kesimler için yoğunlaşmış kârlılık ve sermaye birikimi fırsatları yaratır.
İran savaşı bağlamında da bu durum açık biçimde görülmektedir. Batı bloku homojen bir yapı değildir, kendi içinde rekabet eden farklı tekelci sermaye gruplarını barındırmaktadır. Bu nedenle savaş, bazı aktörler için maliyet ve risk üretirken, diğerleri için yüksek kârlılık anlamına gelmektedir. Enerji tekelleri, silah sanayi ve teknoloji şirketleri açısından bu süreç, kriz değil, genişleyen birikim olanakları sunmaktadır.
Dolayısıyla savaşın “yüksek maliyet” üzerinden sürdürülemez olduğu yönündeki analizler, bu sınıfsal farklılaşmayı göz ardı etmektedir. Bu eşitsiz kâr ve yıkım dağılımı, emperyalizmin işleyişinin temelini oluşturur, aksi halde savaşın gerçek ekonomik ve sınıfsal dinamikleri görünmez hale gelir. Bu ekonomik ve sınıfsal dinamikler, İran’ın dünya sistemi içindeki konumuyla birlikte ele alındığında daha net anlaşılmaktadır.
İran’ın konumu, Immanuel Wallerstein’ın dünya sistemi teorisi çerçevesinde ele alındığında, kapitalist dünya ekonomisinin eşitsiz ve bileşik gelişim yasalarının somut bir ifadesi olarak ortaya çıkar. Bu sistem, merkez, yarı çevre ve çevre arasındaki hiyerarşik ve bağımlılık ilişkilerine dayalı bir işbölümü üzerinden örgütlenir. Merkez ülkeler ileri teknoloji üretimi ve finans kapital yoğunlaşmasıyla artı-değerin büyük kısmına el koyarken, çevre ülkeler ham madde üretimine ve düşük katma değerli faaliyetlere bağımlı kılınır. Yarı çevre ise bu iki kutup arasında ara bir konum işlevi görür. İran bu teoriye göre çelişkili bir konuma sahiptir: enerji ihracatına dayalı birikim modeli onu çevreye yaklaştırırken, devlet öncülüğünde geliştirilen askeri-sanayi kompleks ve teknolojik ilerlemeler yarı çevreye doğru bir yönelimi ifade etmektedir. Bu durum, bağımlılık ilişkilerinin mutlak olmadığını, ancak yapısal sınırlar içinde yeniden üretildiğini gösterebilir. Bu bağlamda İran’a yönelik yaptırımlar, yalnızca dış politika araçları değil, aynı zamanda emperyalist merkezlerin tahakkümünü yeniden üretmeye dönük yapısal müdahaleler olarak değerlendirilmelidir. ABD ve müttefikleri bu politikalarla İran’ı küresel finans sisteminden dışlamayı (ehlileştirip uyumlu hale gelinceye kadar), sermaye birikimini sınırlamayı ve teknolojik gelişimini bağımlı bir çerçeveye hapsetmeyi hedeflemiştir. Ancak bu baskı mekanizmaları diyalektik biçimde belirli alanlarda içsel birikim dinamiklerini de tetiklemiş görünüyor. Füze teknolojisi, insansız hava araçları ve diğer bazı ileri teknoloji alanlarında kaydedilen ilerlemeler, İran’ın bağımlı konumunu aşmaya yönelik sınırlı fakat önemli hamleler olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmeler, yarı çevreye yönelen ülkelerin emperyalist hiyerarşi içinde alan açma çabalarının güncel bir örneğini oluşturmaktadır.
Dönüşümün askeri alandaki somut yansımaları ise modern savaşın değişen karakterinde daha açık biçimde görülmektedir…
Kaynak:
- Lenin, V. I. (1917)
Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması - Marx, Karl (1867)
Kapital, Cilt I - Wallerstein, Immanuel (1974)
Modern Dünya sistemi
