Modern Savaşın Dönüşümü: Teknoloji ve Yeni Savaş Ekonomisi
Bu tabloyu kavrayabilmek için savaşın değişen doğasını ve emperyalist rekabetin güncel biçimlerini birlikte ele almak gerekmektedir.
Prusyalı general Carl von Clausewitz’in “politikanın başka araçlarla devamıdır” diye tespit ettiği savaş, yalnızca bir ölüm ve yıkım süreci değil, aynı zamanda ekonomik yeniden üretimin bir mekanizmasıdır. Bu bağlamda savaş, sermaye açısından bir “gider kalemi” değildir. Aksine stokların eritildiği, üretimin hızlandığı, yeni bölgelerin işgal edildiği ve askeri-sanayi kompleksinin yüksek kârlar elde ettiği bir birikim sürecidir. Bu nedenle savaşlar, kapitalist kriz dönemlerinde hem dünya kaynaklarının yeniden paylaşımının hem de sermayenin yeniden değerlenmesinin başlıca araçlarından biridir.
Modern savaş, kapitalist sistemin krizleri ve teknolojik gelişmelerle birlikte niteliksel bir dönüşüm geçirmektedir. Ukrayna savaşı bu dönüşümü açığa çıkarırken, İran savaşı onun yeni bir aşamasını temsil etmektedir. Savaş artık yalnızca konvansiyonel ordular arasında değil, siber saldırılar, insansız sistemler ve yüksek hassasiyetli mühimmatlar üzerinden, teknoloji ile sermayenin dogrudan iç içe geçtiği çok katmanlı bir yıkım biçimi olarak yürütülmektedir.
Dijitalleşme, Teknoloji Tekelleri ve Savaşın Yeniden Yapılanışı
Endüstri 4.0, yani dijital çağın teknolojik dönüşümüyle birlikte ortaya çıkan yeni nesil teknolojiler, artık savaşların yalnızca yardımcı bir unsuru olmaktan çıkmış, doğrudan savaşın kurucu bileşenlerinden biri haline gelmiştir. Günlük yaşamın neredeyse tüm alanlarına nüfuz eden dijitalleşme, askeri alanda da köklü bir dönüşüm yaratmaktadır. Yapay zekâ, büyük veri analizi, uydu sistemleri ve ağ-temelli iletişim altyapıları savaşın tüm süreçlerini dönüştürmektedir. Bu süreç planlamadan icraya kadar uzanmakta; savaş alanı fiziksel sınırların ötesine taşınarak veri akışı, algoritmik karar mekanizmaları ve dijital ağlar üzerinden yeniden tanımlanmaktadır. İnsanlık, dijitalleşmenin savaş üzerindeki bu kurucu ve belirleyici rolünü artık doğrudan ve somut biçimde deneyimlemektedir.
Bu dönüşüm yalnızca savaşın teknik karakterini değil, aynı zamanda sermaye birikim süreçlerini de değiştirmektedir. Geçmişte savaşlardan en büyük kârı elde edenler ağırlıklı olarak silah sanayi tekelleriydi. Ancak günümüzde yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Dijitalleşmenin ve teknolojik altyapının savaşın merkezine yerleşmesiyle birlikte, bilişim ve teknoloji tekelleri de savaş ekonomisinin başlıca aktörleri haline gelmiştir.
Teknoloji şirketleri, veri işleme, yapay zekâ ve dijital altyapılar üzerinden savaş süreçlerine doğrudan entegre olmuş ve klasik askeri-sanayi kompleksine eklemlenen yeni bir ‘teknolojik-savaş kompleksi’ yaratmıştır.
Bunun anlamı açıktır: savaştan çıkar sağlayan tekelci güçler yalnızca silah üreticileriyle sınırlı değildir. Teknoloji tekellerinin de bu sürece eklenmesiyle birlikte, savaşın sürdürülmesini teşvik eden sermaye bloğu daha da genişlemiş ve güçlenmiştir. Bu nedenle savaşın maliyetine ilişkin “sürdürülemezlik” analizleri, bu genişleyen tekel yapısını yeterince dikkate almamaktadır. Savaşın toplumsal ve siyasal maliyetleri hızla artarken, sermaye açısından kârlılık üretmeye devam etmesi bu sürecin temel çelişkisini oluşturmaktadır.
Bu dönüşüm, İran’ın askeri doktrininde somut ve özgül bir biçim kazanmaktadır. Asimetrik savaş stratejisi, teknolojik üstünlüğe karşı maliyet-etkin araçlarla denge kurmayı hedefler. Bu doğrultuda İran, balistik füze kapasitesi, insansız hava araçları ve yeraltı askeri altyapısına yatırım yapmıştır.
Düşük maliyetli saldırı sistemleri ile yüksek maliyetli savunma teknolojileri arasındaki uçurum, yeni bir savaş ekonomisi asimetrisi yaratmaktadır. Bu durum, modern savaşın ekonomik ve teknolojik boyutlarının iç içe geçtiğini göstermektedir.
Nitekim sahada ortaya çıkan bazı gelişmeler, bu asimetrik dengenin somut yansımalarını göstermektedir. İran cephesinden gelen karşılıkların niteliği, işgalcilerin sahip olduğu ileri teknolojiye ve devasa askeri bütçelerine rağmen sahadaki üstünlüğün mutlak olmadığını ortaya koymaktadır. Özellikle askeri üsler, hava savunma sistemleri, uçak gemilerine yönelik etkili saldırılar, yüksek teknoloji hava platformlarına yönelik etkili saldırılar (F 35 gibi) direniş tarafının caydırıcılık kapasitesinin beklenenden daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu tablo sahadaki askeri gelişmelerin yalnızca operasyonel sonuçlar üretmediğini, aynı zamanda işgalci ABD ve siyonist İsrail’in iç siyasetindeki mevcut gerilimleri derinleştiren ve çelişkileri de daha görünür kılan sonuçlar ürettiğini ortaya koymaktadır.
Vekil Savaşlardan Doğrudan Çatışmaya: Yeni Savaş Dinamikleri
Bugünkü çatışma dinamikleri, Soğuk Savaş sonrası dönemde emperyalist rekabetin yeniden örgütlenmesi ve ortaya çıkan yeni hegemonya mücadelesinin gölgesinde şekillenmektedir. Bu model özellikle Soğuk Savaş döneminde sistematik hale gelmiş, büyük güçler arasındaki rekabet doğrudan savaş yerine bölgesel çatışmalar üzerinden yürütülmüştür. Bu tür çatışmalar, uluslararası ilişkiler literatüründe “vekil savaşları” olarak tanımlanmakta ve büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmeden rekabet yürütme biçimini ifade etmektedir.
Ancak bu model yalnızca askeri bir tercih değil, aynı zamanda nükleer caydırıcılık koşullarında doğrudan savaşın maliyetlerini sınırlamaya yönelik yapısal bir zorunluluğun ürünüdür. Bu nedenle büyük güçler, rekabetlerini uzun süre boyunca üçüncü ülkeler ve devlet dışı aktörler üzerinden sürdürmüştür.
Günümüzde bu vekâlet ilişkilerinin sınırlarına ulaşıldığı görülmektedir. Artan rekabetin şiddeti ve küresel güç dengelerindeki değişim, devletlerin giderek daha doğrudan dahil olduğu bir çatışma biçimini öne çıkarmaktadır. Ukrayna, Yemen ve Orta Doğu’daki savaşlar ve işgaller bu geçişi açık biçimde ortaya koymaktadır. İran savaşı ise bu sürecin daha ileri bir aşamaya taşındığını ve bölgesel ölçekte doğrudan bir savaş momentine doğru genişlediğini göstermektedir. Bu tırmanışın ulaştığı düzey, çatışmayı yalnızca bölgesel bir savaş olmaktan çıkararak nükleer eşiğe tehlikeli biçimde yaklaştırmaktadır.
İran’ın artan füze kapasitesi ile karşı cephede derinleşen maliyet krizi, savaşın rasyonel sınırlarını aşındırırken; kısa sürede sonuç almayı vaat eden yüksek riskli askeri seçenekleri daha olası hale getirmektedir. Bu durum, modern savaşın yalnızca genişlemediğini, aynı zamanda kontrol edilebilirliğini de kaybetmeye başlayabileceğini göstermektedir. Bu gelişmeler, savaşın yalnızca askeri bir süreç olmadığını, aynı zamanda küresel güç rekabetinin ekonomik ve jeopolitik boyutlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Küresel Güç Mücadelesi: Çin, Enerji ve Hegemonya Krizi
Çin’in son otuz yılda üretim merkezli yükselişi ve enerjiye bağımlı ekonomik yapısı, Orta Doğu’yu ve özellikle İran’ı stratejik bir alan haline getirmiştir.
Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı çevresindeki enerji akışı Çin için hayati öneme sahiptir. Bu nedenle İran üzerindeki askeri ve politik baskı, yalnızca bölgesel değil, küresel enerji güvenliği açısından da kritik bir nitelik taşımaktadır.
İran’ın Kuşak ve Yol girişimi içindeki konumu, onu Avrasya ticaret ağlarının önemli bir parçası haline getirirken; bu bölgedeki gerilimler küresel güç mücadelesinin doğrudan bir bileşeni haline gelmektedir.
İran cephesine dair ortaya çıkan çeşitli veriler ve dolaylı açıklamalar, Çin ve Rusya gibi Küresel Güney aktörlerinin farklı düzeylerde sürece dahil olduğunu göstermektedir. Bu durum, çatışmanın bölgesel bir kriz olmanın ötesine geçerek küresel güç mücadelesinin ön cephelerinden biri haline geldiğini ortaya koymaktadır. Bu gelişmeler aynı zamanda ABD hegemonyasının göreli gerilemesine ve yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasına işaret etmektedir.
Hürmüz Boğazı ve İran üzerinden şekillenen enerji hattının kimin açısından kritik olduğu sorusu ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu hat üzerindeki olası kesintiler, yaygın biçimde varsayıldığının aksine, ABD ve İsrail ekonomileri açısından doğrudan bir varlık krizine işaret etmemektedir. Buna karşılık, enerji tedarikinde Orta Doğu’ya daha yüksek düzeyde bağımlı olan Çin başta olmak üzere Avrupa ekonomileri açısından bu tür bir kesinti çok daha ağır sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Bu nedenle İran’a yönelik askeri baskının ve gerilimin belirli ölçülerde süreklileştirilmesi, yalnızca bölgesel bir müdahale değil, aynı zamanda küresel rakip güçlerin enerji güvenliğini zayıflatmaya dönük daha geniş ölçekli bir stratejik hamle olarak da değerlendirilebilir. Enerji akışındaki kesintilerin maliyetinin coğrafi olarak asimetrik biçimde dağılması, bu sürecin emperyalist rekabet içinde bir kaldıraç işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
ABD’nin enerji arzında görece daha esnek bir konumda bulunması ve alternatif tedarik kanallarına sahip olması, bu tür krizlerin küresel rakipler üzerinde baskı aracı olarak kullanılabilmesini mümkün kılmaktadır. Venezuela gibi enerji kaynakları üzerindeki müdahalelerin de benzer biçimde yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel enerji rekabeti bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Jeopolitik rekabetin finansal boyutu da giderek belirginleşmektedir. Dolar merkezli enerji ticaretine alternatif arayışlar, küresel finansal düzenin dönüşümünü hızlandırmaktadır. Çin, Rusya ve İran gibi aktörlerin yerel para birimleri ve alternatif ödeme sistemleri üzerinden geliştirdiği ticaret ilişkileri, petro-dolar sisteminin mutlak hâkimiyetini sarsmaktadır. Bu durum, jeopolitik rekabet ile finansal hegemonya arasındaki bağın giderek daha görünür hale geldiğini göstermektedir.
Küresel hegemonya mücadelelerinde bu tür stratejik geçiş noktalarının kaybı, büyük güçlerin küresel konumlarının zayıflamasında belirleyici rol oynamıştır. Bu açıdan Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol mücadelesi, günümüz dünya sistemindeki güç dengelerinin geleceği açısından kritik bir önem taşımaktadır.
Tarihte İngiltere’nin Süveyş Kanalı üzerindeki kontrolünü kaybetmesiyle yalnızca bölgesel bir geri çekilme değil, aynı zamanda Britanya İmparatorluğu’nun küresel hegemonya gücünün çözülüş sürecinin önemli dönemeçlerinden biri olmuştur. Benzer biçimde Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün zayıflaması, ABD öncülüğündeki emperyalist sistem açısından ciddi bir stratejik ve hegemonik kayıp anlamına gelebilir. Bu tür tarihsel kırılma momentlerinde hegemonik güçlerin daha radikal ve yıkıcı askeri seçeneklere yönelme ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Hegemonya kaybını engelleme amacıyla daha sert müdahale biçimlerinin, hatta taktik ya da stratejik düzeyde son derece riskli askeri seçeneklerin gündeme gelmesi emperyalist sistemin tarihsel davranış kalıpları açısından sürpriz değildir.
Harvey’in de vurguladığı gibi, kapitalizmin krizleri ortadan kalkmaz, sermaye bu krizleri aşmak için yeni alanlara doğru genişler ve bu süreç çoğu zaman “el koyma yoluyla birikim” mekanizmaları üzerinden işler. Bu nedenle İran savaşı yalnızca Orta Doğu’daki bir askeri çatışma değildir, emperyalist kapitalizmin —kolektif Batı’nın— içinde bulunduğu kriz ve zorunlu dönüşümün, diğer yandan buna karşı gelişen direnç dinamiklerinin bir parçasıdır. Bu karşılaşma küresel güç dengelerini dönüştürmekte ve dünya siyasetini daha derin bir istikrarsızlık ve çatışma evresine taşımaktadır. Bu nedenle Emperyalist sistem, dün olduğu gibi bugün de militarizme yönelmektedir.
Emperyalist Savaş, Sınıf ve Enternasyonalizm
Küresel rekabetin giderek militarize olduğu, büyük güçler arasında kaynakların ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı için gerilimin tırmandığı bir dönemde bu savaşın yalnızca Orta Doğu’nun kaderini değil, küresel güç dengelerini de etkileyecek bir momente doğru yol aldığı açıktır. ABD, İsrail ve onların etrafında şekillenen kolektif Batı ittifakı tarafından yürütülen saldırganlık da bu tarihsel eğilimin güncel bir tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır.
Lenin’in vurguladığı gibi, emperyalist savaşlar esas olarak dünya pazarlarının ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımına yönelik savaşlardır ve bu savaşlarda işçi sınıfının görevi kendi egemen sınıflarının politikalarına yedeklenmek değil, bağımsız sınıf hattını korumaktır.
Bu koşullar altında uluslararası işçi sınıfının ve enternasyonalist sosyalist hareketin tarihsel sorumluluğu açıktır. Bugünün en acil görevi, ABD–İsrail saldırganlığına karşı net bir anti-emperyalist tutum almak ve İran’a yönelik emperyalist savaşa karşı uluslararası ölçekte güçlü bir “emperyalist savaşlara hayır” kampanyasını örgütlemektir. ABD–İsrail ekseninin ve onların temsil ettiği Anglo-Siyonist stratejinin bölgeyi daha geniş bir savaşın içine sürüklemesine karşı çıkmak yalnızca politik bir tercih değil, aynı zamanda devrimci bir sorumluluktur.
Ancak emperyalist saldırganlığa karşı çıkmak İran’daki mevcut kapitalist ve otoriter devlet yapısını desteklemek anlamına gelmez. Enternasyonalist sosyalizm dünyanın her yerindeki kapitalist iktidarlara karşıdır ve işçi sınıfının bağımsız politik hattını savunur. Bu nedenle İran’a yönelik emperyalist saldırganlığa karşı çıkarken aynı zamanda İran işçi sınıfının ve ezilen halklarının kendi sınıf mücadelelerini ve demokrasi taleplerini desteklemek enternasyonalist bir görevdir. İran halklarının özgürlüğü ne emperyalist müdahalelerle ne de otoriter devlet yapılarıyla sağlanabilir. Gerçek özgürlük ancak emekçi sınıfların ve ezilen halklarin kendi mücadeleleriyle kazanılabilir.
Irak, Afganistan, Libya ve son olarak Suriye örnekleri emperyalist müdahalelerin yazının başında da ifade ettigimiz gibi toplumlara demokrasi, gerçek bağımsızlık ve özgürlük değil yıkım, ölüm, istikrarsızlık ve yeni bağımlılık ilişkileri getirdiğini açık biçimde göstermiştir. Dünya halkları artık emperyalist savaşların ardındaki ekonomik ve jeopolitik çıkar ilişkilerini yalanları daha net görmektedir.
Bu nedenle enternasyonalist sosyalistlerin görevi, emperyalist savaşlara karşı mücadeleyi yükseltmek ve işçi sınıfının uluslararası özgürlük ve bağımsızlık mücadelesini güçlendirmektir.
Bu perspektif, emperyalist savaşlara karşı enternasyonalist bir sınıf tutumunun zorunluluğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Gerçek barış ve demokrasi, ancak emperyalist kapitalizme karşı verilen mücadelenin, işçi sınıfının ve ezilen halkların uluslararası dayanışmasıyla mümkün olacaktır.
Kaynak:
- Lenin, V. I. (1917)
Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması - Marx, Karl (1867)
Kapital, Cilt I - Wallerstein, Immanuel (1974)
Modern Dünya sistemi - Harvey, David (2003)
Yeni Emperyalizm
