Umut Gazetesi olarak ”Barış Sürecine” dair Barış için akademisyenler ile yaptığımız röportajlar serisini siz değerli okurlarımız ile paylaşıyoruz.
1) 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini hangi koşullar altında imzaladınız? Bunun akademi ve üniversite içerisindeki karşılığı nasıldı?
Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle o dönemin siyasal bağlamını hatırlatmak gerekir. 2015 yılı Türkiye’de rejimin yön değiştirdiği kritik bir dönemeçti. 7 Haziran 2015 seçimlerine giderken Erdoğan’ın temel hedefi Meclis’te mutlak çoğunluğu sağlayarak Anayasa’yı başkanlık sistemi doğrultusunda değiştirmekti. Ancak HDP’nin barajı aşması bu planı bozdu. Bu sonucun ortaya çıkmasında Türkiye solundan gelen oyların artmasının önemli bir payı vardı. Bunun arkasında ise Gezi direnişinin yarattığı siyasal kırılma bulunuyordu. Gezi sırasında polis şiddetinin Batı’daki büyük kentlerde görünür hale gelmesi, daha önce büyük ölçüde Kürt bölgelerinde uygulanan devlet şiddeti konusunda Türkiye’deki daha geniş sol çevrelerde bir farkındalık yarattı. Bu süreç, Türkiye solunun önemli bir bölümünün Kürt hareketine daha farklı bakmasına ve 2015 seçimlerinde HDP etrafında daha geniş bir demokratik ittifakın oluşmasına katkı sağladı. Ancak bu sonuç aynı zamanda rejim krizini derinleştiren bir gelişme oldu. 7 Haziran seçimlerinden sonra Erdoğan her türlü koalisyon olasılığını ortadan kaldırarak Türkiye’yi yeni bir seçime götürme stratejisi izledi. Bu stratejinin bir parçası olarak da çözüm sürecini sona erdirdi ve HDP’yi “terör destekçisi” olarak göstermeye başladı. 1990’ların terörle mücadele konseptini hatırlatan bir güvenlik paradigmasına geri dönüldü.
Bu dönemin en önemli uygulamalarından biri Kürt illerinde ilan edilen “özel güvenlik bölgeleri” oldu. Bu uygulama, operasyonlar sırasında bağımsız gözlemcilerin veya sivil tanıkların bulunmasını engelleyen bir mekanizma işlevi gördü. Aynı zamanda sokağa çıkma yasakları yaygınlaştırıldı. Bu yasakların önemli bir kısmı valilerin takdir yetkisiyle uygulanıyordu ve yerel yürütme organlarının geniş bir keyfiyet alanı içinde hareket etmesine yol açıyordu. Nitekim sokağa çıkma yasakları sırasında yüzlerce sivil hayatını kaybetti, yüzbinlerce insan yerinden edildi ve temel hak ihlalleri yaşandı. Silopi’de keskin nişancı ateşiyle öldürülen Taybet Ana’nın bedeninin günlerce sokakta kalması, Cizre’de vurulan bir çocuğun ailesinin cenazeyi günlerce bir derin dondurucuda saklamak zorunda kalması ve Cizre bodrumlarında mahsur kalan insanların yardım beklerken hayatını kaybetmesi Türkiye toplumunun hafızasına kazınan olaylar arasında yer aldı. Aynı dönemde paramiliter yapıların varlığına dair çok sayıda görüntü de kamuoyuna yansıdı. Kendilerine “Esedullah Timi” adını veren bazı özel harekâtçıların operasyonlar sırasında evleri talan ederek duvarlara ırkçı ve cinsiyetçi sloganlar yazdıkları görüntüleri sosyal medyada paylaşmaları da bu dönemin şiddet atmosferini gözler önüne seren örnekler arasındaydı.
Biz akademisyenlerin imzaladığı bildiri bu bağlamda ortaya çıktı. Bildiriyi imzalama nedenim bu ağır hak ihlallerine karşı tepki göstermekti. Bir yandan da bu gelişmelerin yeni bir rejim inşasının semptomları olduğunu görüyordum. Bugünden baktığımızda, Kürt illerinde uygulanan şiddet tekniklerinin Batı’ya doğru genişlediğini söylemek mümkün. Bu durum, Martinikli devrimci şair ve düşünür Aimé Césaire’in “sömürgeci bumerang” olarak adlandırdığı olguyu hatırlatıyor. Yani önce periferide uygulanan baskı teknikleri daha sonra merkeze doğru yayılıyor. Nitekim bildiriyi imzalayan akademisyenler olarak bizler de bu sürecin doğrudan hedefi haline geldik. Yargılandık, arkadaşlarımız KHK’larla üniversitelerden ihraç edildi ve akademik özgürlük ciddi biçimde tasfiye edildi. Bu nedenle “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi aynı zamanda Türkiye’de rejimin faşistleşme sürecine karşı verilen erken bir uyarıydı.
Üniversite yönetimlerinin tepkileri ise kurumdan kuruma çok farklılaştı. İktidarın baskısı güçlüydü, ancak uygulama büyük ölçüde üniversite rektörlerinin insiyatifine bırakılmıştı. Bazı rektörler hızla disiplin soruşturmaları başlattı. Benim çalıştığım üniversitede imza açıklanmasından bir hafta sonra idari soruşturma açıldı ve görevden uzaklaştırıldım. Türkiye genelinde de benzer süreçler yaşandı; akademisyenler hedef gösterildi, soruşturmalara uğradı ve daha sonra KHK’larla ihraç edildi. Bu durum bana göre Alberto Toscano’nun Geç Faşizm kitabında sözünü ettiği “faşist özgürlük” kavramıyla da açıklanabilir. Bu kavramın işaret ettiği şey, merkezi iktidarın genel yönelimi, düşmanı ve baskı çerçevesini belirlemesi; ama bu çerçevenin alt düzey kadrolar, yerel yöneticiler ve yetkilendirilmiş görevliler tarafından inisiyatif kullanılarak, farklı biçimlerde ve çoğu zaman keyfi biçimde uygulanabilmesi. Yani burada özgürlük, baskıyı uygulayanların, merkez tarafından çizilen siyasal hatta sadık kalarak nasıl davranacakları konusunda sahip oldukları hareket serbestisidir.
2) Bugün yeniden barış süreci tartışılırken, o dönem sizi “terör propagandası” ile yargılayanlarla nasıl bir hesaplaşma gerekiyor? İhraçlar ve yargı süreçleri açısından geriye dönük bir yüzleşme ya da telafi mekanizması olmadan sürecin gerçekçi yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz, bu geriye dönük yüzleşme sürecinin nasıl olması gerekir?
Bu soruya yanıt verirken öncelikle son dönemde ortaya çıkan tabloyu görmek gerekiyor. 2016’dan bu yana KHK ile ihraç edilen yaklaşık 400 barış akademisyeninden yalnızca dördü kesin olarak görevine dönebildi. Geri kalanlar ise on yıla yaklaşan bir süredir bir tür belirsizlik rejimi içinde, askıya alınmış hayatlar yaşamaya devam ediyor. Üstelik son günlerde verilen yargı kararları bu belirsizliği daha da derinleştiriyor. 7 Mart 2026’da Danıştay 5. Dairesi’nin Barış Akademisyenleri dosyasında verdiği karar bu açıdan oldukça çarpıcı. Anayasa Mahkemesi 2019 yılında bildiriyi imzalayan akademisyenlerin ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermişti. Buna rağmen Danıştay, bildirinin içeriğinin terör örgütü söylemiyle benzerlik taşıdığı iddiasıyla imzanın ihraç için yeterli sayılabileceğini savundu ve Anayasa Mahkemesi kararının bağlayıcılığına ilişkin tartışmalı bir yorum getirdi. Bu karar, hukuki belirsizliğin ortadan kalkması bir yana, daha da kurumsallaştığını gösteriyor.
Bu durum ister istemez 12 Eylül askeri darbesi sonrasında üniversitelerden atılan 1402’liklerle bir karşılaştırmayı gündeme getiriyor. Neden 1402’liklerin tamamı yaklaşık yedi yıl sonra görevlerine dönebildi de KHK’liler dönemiyor? Bu sorunun yanıtını kapitalizmin iki farklı tarihsel dönemde yaşadığı krizlere verdiği farklı tepkilerde aramak gerekir. 1402’likler, 1970’lerin kapitalist krizine verilen yanıtın bir parçası olarak tasfiye edilmişti. O dönemde kriz, güçlü emek hareketleri karşısında kapitalizmin kârlılık sınırlarına dayanmasıyla ortaya çıkmıştı. Krize verilen yanıt ise neoliberal küreselleşmeydi. Türkiye’de bu dönüşüm askeri diktatörlük aracılığıyla gerçekleştirildi. 12 Eylül rejiminin temel işlevi emek hareketini bastırmak, sol siyaseti tasfiye etmek ve ülkeyi neoliberal küreselleşme sürecine eklemlemekti. Bu nedenle tasfiyelerin temel hedefi “komünistlerdi”. Ancak bu askeri diktatörlük kalıcı bir rejim değildi. Çünkü kapitalizmin hâlâ genişleyebileceği bir alan vardı; sermaye yeni coğrafyalara yayılıyor, küreselleşme genişliyordu. Bu nedenle 1980’lerin ortalarından itibaren hukuk yeniden devreye sokuldu ve devlet daha öngörülebilir bir çerçeve kazandı. 1402’liklerin geri dönüşü de bu normalleşmenin yapısal bir sonucuydu.
Bugün ise farklı bir tarihsel momentteyiz. 2016 sonrası Türkiye’de yaşananlar büyük ölçüde 2008 küresel krizine verilen yanıtın bir uzantısıdır. Bu kriz neoliberal küreselleşmenin sınırlarına ulaştığını gösterdi. Krizden çıkış yolu ise giderek daha fazla savaş, mülksüzleştirme ve zor yoluyla yeniden örgütlenen bir birikim rejiminde arandı. Bu nedenle bugün ortaya çıkan devlet biçimi hukuku yeniden işlevlendiren bir otoriterlik değil; belirsizlik üzerinden işleyen bir kriz rejimidir. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. ABD’de Trump’ın ilk iktidarıyla birlikte liberal emperyalizmin çözülmeye başladığını ve merkez siyasetin giderek savaş ekseni etrafında yeniden yapılandığını gördük. Türkiye’de ise bu dönüşüm, devletin tarihsel kökleri, alt-emperyal iç sömürgeci yönetim biçimi ve süreklileşmiş savaş pratiğiyle birleşerek geç faşizm biçimini aldı. Artık mesele emeği disipline ederek yeni bir büyüme döngüsü kurmak değil; krizi kalıcı bir savaş rejimi üzerinden yönetmektir.
Bu nedenle tasfiye edilen toplumsal kesimlerin niteliği de değişmiştir. 1970’lerde rejimin iç düşmanı komünistlerdi. Bugün ise bu düşman kategorisi genişlemiş; barış, hak ve eşitlik talebini dile getiren çok daha geniş toplumsal kesimler de bu hedefin içine dahil edilmiştir. Barış akademisyenlerinin tasfiyesi de bu bağlamda belirsizlik üzerinden işleyen kriz rejiminin kurucu mekanizmalarından biri olarak görülmelidir. Bugün gerçekten bir barış sürecinden söz edilecekse, elbette bu sürecin inandırıcı olabilmesi için geriye dönük bir yüzleşme ve telafi mekanizması da gerekir. Akademisyenlerin görevlerine iadesi, yargı süreçlerinin ortadan kaldırılması ve uğranılan kayıpların telafi edilmesi bunun bir parçasıdır. Ama mesele yalnızca bireysel hakların iadesi değildir. Aynı zamanda barış talebinin nasıl kriminalize edildiğinin ve hukukun bu süreçte nasıl araçsallaştırıldığının da açık biçimde tartışılması gerekir. Çünkü barış yalnızca devlet ile silahlı aktörler arasında yürütülen bir müzakere değildir. Aynı zamanda toplumun barışı savunma ve tartışma özgürlüğünü gerektirir. Barış talebinin suç sayıldığı bir ülkede barış sürecinin kendisi de her zaman kırılgan kalır. Son Danıştay kararı da gösteriyor ki sorun geçmişte yapılmış bir hukuksuzluk değil; hukuksuzluğun bugün nasıl kurumsallaştığıdır.
3) Üniversitelere kayyım ve paraşüt atamalar, bilimsel üretimden uzaklaşılması ve üniversitelerdeki mücadeleye dönük saldırılarla dolu bir 10 yıl geçirdik. Siz geçen 10 yılda üniversitelere ve akademiye dönük teslim alma, tasfiye etme politikasını nasıl değerlendirirsiniz?
Üniversitelere yönelik son on yılı değerlendirmek için önce baskının iki farklı kaynağını ayırt etmek gerekir. Birincisi neoliberalizmden gelen baskıdır. 1980’lerden itibaren üniversiteler giderek piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırıldı. Akademisyenlerin kamusal entelektüel olmaktan çok bir tür “bilgi teknisyeni”ne dönüşmesi beklendi. Bilgi ile sorumluluk arasındaki ilişki zayıfladı; eleştirel düşünmenin yerini veri üretimi, analizin yerini ölçüm ve performans göstergeleri aldı. Bu süreç Türkiye’ye özgü değildi; neoliberal dönemde dünya üniversitelerinin genel dönüşümünü ifade ediyordu. Son yıllarda bu dönüşüm ekonomik krizle birleşerek yeni sorunlar da doğurdu. Özellikle 2018 sonrasında ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte öğrenciler açısından ciddi bir yoksullaşma ortaya çıktı. Barınma krizi, geçim sorunları, öğrencilerin çalışmak zorunda kalması, işçileşme, güvencesizleşme ve geleceksizleşme süreçlerinin hızlanması, okulu bırakmak zorunda kalan öğrencilerin artması üniversitelerde yeni bir toplumsal tablo yarattı.
Son on yılda bunun üzerine ikinci ve çok daha sert bir baskı katmanı eklendi: rejimin faşistleşmesi. Türkiye’de üniversitelere yönelik müdahaleler yalnızca neoliberal yeniden yapılanmanın bir sonucu değil, aynı zamanda yeni bir rejim inşasının parçası olarak ortaya çıktı. Kayyım rektör atamaları, paraşüt kadrolar, akademisyen tasfiyeleri ve üniversitelerin siyasal olarak yeniden hizaya sokulması bu sürecin temel parçalarıydı. Bu süreçte üniversitelerin işlevi de değişmeye başladı. Üniversiteler yalnızca eğitim ve araştırma kurumları olmaktan çıkarak giderek bir tür güvenlik ve denetim alanına dönüştü. Üniversite yönetimleri adeta yargısal bir işlev üstlenmeye başladı; soruşturmalar açmak, disiplin mekanizmaları kurmak ve kampüslere polis sokmak olağan uygulamalar haline geldi.
Faşistleşme süreçlerinin bir diğer özelliği de belirli akademik alanların doğrudan hedef alınmasıdır. Son dönemde üniversitelerde toplumsal cinsiyet çalışmaları engellenmeye başladı, LGBTİ+ öğrencilere yönelik baskılar arttı ve Kürt meselesine ilişkin akademik çalışmalar ciddi biçimde sınırlandırıldı. Bununla birlikte anti-entelektüelizm dediğimiz olgu da üniversitelere güçlü biçimde yansıdı. Hakikatin değersizleşmesi ya da “post-truth” diye adlandırılan süreç, akademik alanın da siyasal olarak değersizleştirilmesine yol açtı. Bu ortamda klasik faşizmde de gördüğümüz ihbar mekanizmaları üniversitelerde yeniden ortaya çıktı. Muhbir öğrenciler ve muhbir öğretim üyeleri olgusu yaygınlaştı; BİMER ve CİMER’e yapılan şikâyetler nedeniyle derslerde birçok konunun konuşulamaz hale geldiğini gördük. Akademisyenler yalnızca akademik ölçütlerle değil, siyasal ihbar mekanizmalarıyla da denetlenmeye başlandı.
Bunun nedeni, faşizmin güçlü bir anti-entelektüel karakter taşımasıdır. Kapitalist toplumlarda üniversite zaten devletin ideolojik aygıtlarından biridir; ancak zor aygıtlarından görece bir özerkliği vardır ve akademi içinde belirli bir tartışma alanı ile düşünsel çoğulluk varlığını sürdürebilir. Faşistleşme dönemlerinde ise bu görece özerklik ortadan kalkar ve ideolojik aygıt doğrudan zor aygıtının uzantısı haline gelir. Türkiye’de son on yılda yaşanan dönüşüm tam da budur. Sonuç olarak son on yılda üniversitelerde yalnızca kadrolar değişmedi; akademinin karakteri de değişti. Neoliberal üniversitenin yarattığı “bilgi teknisyeni” tipinin üzerine, rejime sadakati akademik liyakatin önüne koyan yeni bir akademisyen tipolojisi eklendi. Eleştirel düşünmeyi değil itaati, bilimsel merakı değil ideolojik sadakati esas alan bu yeni tipoloji kendisini çoğu zaman “yerli ve milli akademisyen” olarak sunuyor. Ancak gerçekte ortaya çıkan şey, entelektüel sorumluluktan kopmuş, akademik alanı siyasal sadakat üzerinden yeniden kuran bir tür lümpenleşmedir.
4) Üniversitelerin özerk-demokratik alanlar olması ile barış arasında sizce nasıl bir ilişki var, bir dönüşüm ve barıştan bahsedilen bu sürecin üniversitelere yansıması ne olmalı?
Bu ilişkiyi anlayabilmek için Türkiye’nin son on yılda geçirdiği devlet dönüşümünü görmek gerekir. Türkiye bu dönemde giderek daha belirgin biçimde kendisini alt-emperyal, iç sömürgeci bir savaş devleti olarak yeniden inşa etti. Bu devlet biçimi içeride ve dışarıda birbirini besleyen iki hat üzerinden işliyor. İçeride Kürt coğrafyasında uygulanan sömürgeci yönetim teknikleri giderek bütün ülkeye yayılırken, aynı teknikler dışarıya da ihraç ediliyor. Türkiye’nin ABD–İsrail ekseniyle kurulan karmaşık pazarlıklar ve ittifaklar içinde Suriye ve Irak başta olmak üzere Orta Doğu’da askeri olarak yayılması, bu iç sömürgeci yönetim tekniklerinin bölgesel ölçekte genişlemesi anlamına geliyor. Böyle bir devlet biçimi yalnızca zor aygıtlarını değil, ideolojik aygıtlarını da buna uygun biçimde yeniden düzenler. Üniversiteler bu ideolojik aygıtların başında gelir. Bu nedenle son on yılda üniversitelerde yaşanan dönüşümü yalnızca akademik özgürlüklerin daralması ya da demokratik gerileme olarak görmek eksik kalır. Kayyım rektör atamaları, akademisyen tasfiyeleri ve eleştirel düşüncenin bastırılması, üniversitelerin bu yeni siyasal rejime uyumlu hale getirilmesi sürecinin parçalarıdır.
Bu hizalanmanın en açık biçimde görüldüğü alanlardan biri de Kürt meselesidir. Üniversitelerde Kürt sorunu üzerine eleştirel perspektiflerin tasfiye edilmesi, buna karşılık milliyetçi devlet söyleminin güçlendirilmesi tesadüf değildir. İç sömürgeci bir savaş rejimi kendi ideolojik aygıtlarının bu çerçevenin dışına çıkmasını istemez. Barış akademisyenlerinin üniversitelere geri dönememesinin arkasında da bu siyasal yapı vardır. Bu nedenle gerçekten bir barış sürecinden söz edilecekse bunun üniversitelere yansıması da açık olmalıdır. Akademik özgürlüğün yeniden tesis edilmesi, ihraç edilen akademisyenlerin görevlerine dönmesi ve üniversitelerin siyasal sadakat üzerinden değil bilimsel özerklik üzerinden yeniden kurulması gerekir. Aksi halde barış yalnızca siyasal bir söylem olarak kalır; toplumsal ve düşünsel zemini oluşmaz.
5) Şu an içerisinde bulunduğumuz koşullar açısından barış talebi üniversite özneleri açısından ne ifade ediyor?
Bugün üniversite özneleri açısından barış talebi yalnızca bir çatışmanın sona ermesini istemek anlamına gelmez. Aynı zamanda akademinin nasıl bir toplumsal işlev üstleneceği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Savaş rejimlerinin en belirgin özelliklerinden biri eleştirel düşünceyi bastırmalarıdır. Çünkü savaş, toplumsal hayatın militarize edilmesini ve ideolojik uyumu gerektirir. Bu nedenle böyle dönemlerde üniversitelerden beklenen şey eleştirel düşünce üretmeleri değil, rejimin ideolojik çerçevesine uyum sağlamalarıdır.
Barış talebi ise bunun tam tersini ifade eder. Üniversiteler açısından barış, akademik özgürlüğün yeniden kurulması, eleştirel düşüncenin meşruiyet kazanması ve bilgi üretiminin siyasal sadakat yerine bilimsel ölçütlere dayanması anlamına gelir. Bu nedenle barış talebi aynı zamanda üniversitenin yeniden kamusal bir entelektüel alan haline gelmesi talebidir. Dolayısıyla bugün üniversite özneleri için barış talebi yalnızca siyasal bir pozisyon değil; akademinin özgürleşmesiyle ilgili temel bir meseledir.
6) Son olarak emperyalist-kapitalist sistem içerisinde üniversiteler giderek bilginin metalaştığı, sermaye mantığıyla kâr odaklı işleyen ve emperyalist merkezlerle birleşmiş sermaye ağlarına eklemlenen kurumlara dönüşüyor. Bu koşullarda akademinin toplumsal ve bilimsel niteliği nasıl aşındırılıyor? Sizce bu dönüşüme karşı akademi içinde ve dışında nasıl bir mücadele hattı örülebilir; hedef yalnızca akademik özgürlüğü savunmak mı olmalı, yoksa daha köklü bir dönüşüm mü gerektiriyor?
Bugün üniversitenin içinde bulunduğu krizi yalnızca akademik özgürlüklerin daralması ya da bilimsel üretimin gerilemesi üzerinden açıklamak yeterli değildir. Üniversitenin krizi aynı zamanda siyasal rejimle karşılıklı olarak birbirini besleyen bir krizdir. Bir yandan üniversiteler mevcut rejimin ürettiği siyasal baskılar nedeniyle dönüşürken, öte yandan bu dönüşüm rejimin kendisini de derinleştiriyor. Bu nedenle üniversitenin krizi hem rejimin bir ürünüdür hem de onu yeniden üreten bir mekanizma haline gelmiştir.
Bu süreç aynı zamanda kapitalizmin daha genel dönüşümüyle de bağlantılıdır. Neoliberal dönemde üniversiteler giderek bilginin metalaştığı, piyasa mantığıyla işleyen ve küresel sermaye ağlarına eklemlenen kurumlara dönüşmektedir. Ancak üniversitenin krizi yalnızca piyasa baskısıyla açıklanamaz. Aynı zamanda savaş rejimleriyle ve emperyalist rekabetle yakından bağlantılıdır. Emperyalist genişleme ile militarizm arasında tarihsel bir bağ vardır ve bu bağ yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmaz; ideolojik alanı da şekillendirir. Bugün üniversitelerin belirli konuları tartışmaya kapatması, akademisyenlerin belirli siyasal konumlar nedeniyle hedef haline gelmesi bu bağlamda okunmalıdır.
Son dönemde ABD ve Almanya gibi ülkelerdeki üniversitelerde Filistin meselesi etrafında yaşananlar bunun açık bir örneğidir. Gazze savaşı sonrasında Filistin üzerine konuşan akademisyenlerin hedef haline getirilmesi ya da üniversitelerden uzaklaştırılması, savaş politikalarının akademi üzerindeki etkisini gösterir. Türkiye’de ise benzer bir durum Kürt meselesi etrafında ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle üniversitenin krizine karşı verilecek mücadeleyi yalnızca akademik özgürlüğün savunulmasına indirgemek yeterli değildir. Akademi içindeki mücadele aynı zamanda daha geniş bir siyasal mücadeleyle bağlantılı olmak zorundadır.
Bu noktada son dönemde ortaya çıkan toplumsal direnişler önemli imkânlar yaratmaktadır. Örneğin 19 Mart direnişi büyük ölçüde hukuk devletinin aşınması üzerinden tartışıldı. Oysa bu tür mücadelelerin aynı zamanda üniversitelerin ve bilgi üretiminin nasıl bir rejim tarafından kuşatıldığını da görünür kılması önemlidir. Bu bağlamda özellikle öğrenci hareketlerinin yürüttüğü mücadele son derece ufuk açıcıdır. Çünkü bugün öğrenciler bir yandan özerk demokratik üniversite talebini yükseltirken, aynı zamanda siyasal rejime karşı daha geniş bir toplumsal mücadele de yürütmektedir.
Bu iki mücadele tarihsel olarak her zaman aynı anda ve aynı yoğunlukta ortaya çıkmadı. Örneğin 1980 öncesinde öğrenci hareketleri bu iki mücadeleyi birlikte yürütüyordu. O dönemde üniversite öğrencisi olmak daha ayrıcalıklı bir konum olarak görülüyordu ve öğrenciler bu ayrıcalığı toplumun sorunlarıyla ilgilenme sorumluluğu olarak yorumluyorlardı. Bu nedenle üniversite mücadelesi ile toplumsal mücadele arasında güçlü bir bağ kurulabiliyordu. 1980 sonrasında ise neoliberal politikalarla birlikte üniversite öğrenciliğinin bu ayrıcalıklı konumu giderek ortadan kalktı. Öğrencilerin yoksullaşması ve güvencesizleşmesi arttı. Bu süreç öğrenci hareketlerinin mücadele biçimlerini de değiştirdi. Özerk ve demokratik üniversite talebi uzun süre daha sınırlı bir çerçevede kaldı ve geniş toplumsal bir direnişe dönüşmekte zorlandı.
Bu tabloyu sarsan üç önemli moment oldu: 2013’teki Gezi direnişi, 2021’deki Boğaziçi direnişi ve 19 Mart’ta öğrencilerin başlattığı yeni direniş dalgası. Gezi’de üniversite öğrencileri önemli bir rol oynadı ancak direnişi başlatan ve sürükleyen özne değillerdi. Buna karşılık Boğaziçi direnişinde ve 19 Mart’la başlayan süreçte öğrenci hareketi doğrudan üniversite içinden doğan bir direniş olarak ortaya çıktı ve giderek daha geniş bir siyasal rejimi karşısına almaya başladı. Bu nedenle bugün öğrenci hareketlerinin yürüttüğü mücadele son derece kıymetlidir. Çünkü bu mücadele üniversitenin krizinin yalnızca akademik bir mesele olmadığını, aynı zamanda siyasal rejimle doğrudan bağlantılı olduğunu görünür hale getiriyor. Dolayısıyla üniversitenin krizi yalnızca akademinin iç meselesi değildir. Bu kriz kapitalist-emperyalist sistemin ve savaş rejimlerinin yarattığı daha geniş bir siyasal yapının parçasıdır. Bu nedenle buna karşı geliştirilecek mücadele de kaçınılmaz olarak enternasyonalist bir karakter taşımak zorundadır. Bugün akademinin özgürleşmesi ancak bilginin metalaştırılmasına, savaş rejimlerine ve emperyalizme karşı enternasyonalist bir mücadele hattıyla mümkün olabilir.
7) Bildiriyi imzalarken Barış Süreci’nin öncü özneleri olan kadın ve LGBTİ+’lar neleri talep ediyordu?
Barış akademisyenleri olarak bildiriyi imzalarken özellikle kadın ve LGBTİ+ hareketinin taleplerine odaklanan ayrı bir başlık açmış değildik. Ancak barış talebi ile kadın ve LGBTİ+ hareketleri arasında çok güçlü ve doğrudan bir ilişki vardır. Bunun temel nedeni savaş ve militarizmin toplumsal cinsiyet rejimleriyle yakından bağlantılı olmasıdır. Savaş rejimleri yalnızca askeri ve siyasal alanı değil, toplumsal hayatın tamamını militarize eder. Bu süreçte erkeklik, milliyetçilik ve militarizm birbirini güçlendiren ideolojik formlar haline gelir. Bu nedenle kadın hareketleri ve LGBTİ+ hareketleri tarihsel olarak savaş karşıtı mücadelelerin en önemli özneleri arasında yer almıştır.
Türkiye’de de barış süreci tartışmaları sırasında kadın hareketinin ve LGBTİ+ hareketinin en önemli taleplerinden biri, barışın yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesi olarak değil, aynı zamanda toplumsal eşitliğin ve demokratikleşmenin bir parçası olarak düşünülmesidir. Kadın örgütleri özellikle barış süreçlerinde kadınların aktif özne olarak yer almasını, karar alma mekanizmalarına katılmasını ve savaşın kadınlar üzerindeki özgül etkilerinin görünür kılınmasını talep etmiştir. LGBTİ+ hareketi açısından ise militarizm ve heteronormatif milliyetçilik arasındaki bağın kırılması önemli bir meseledir. Bu nedenle barış talebi toplumsal hayatın militarist ve patriyarkal biçimde örgütlenmesine karşı bir itirazı da ifade eder. Kadın ve LGBTİ+ hareketlerinin barış mücadelesindeki güçlü varlığı da tam olarak buradan kaynaklanmaktadır.
8) Bugün içinde bulunduğumuz toplumda kadınlar bulundukları her iş kolunda erkek-egemenliğin getirdiği mobbing, taciz ve tecavüzle karşı karşıya kalıyor. Akademiyi de bu alanlardan biri olarak düşündüğümüzde üniversitelerdeki erkek egemen yapı kendini nasıl yeniden üretiyor ve buna karşı nasıl bir mücadele hattı örülmeli?
Akademide erkek egemenliğinin yeniden üretimi birkaç düzeyde gerçekleşiyor. Birincisi üniversitelerde yönetim kadrolarının büyük ölçüde erkeklerden oluşması, karar alma mekanizmalarının erkek egemen ağlar tarafından belirlenmesi ve akademik ilerleme süreçlerinin bu ilişkiler üzerinden şekillenmesidir. İkincisi, kadın akademisyenler sıklıkla görünmez emek yükünü taşımak zorunda kalırken, akademik yükselme süreçlerinde erkek dayanışma ağlarının belirleyici olmasıdır. Üçüncüsü ise mobbing, cinsel taciz ya da kariyer baskısı gibi pratiklerin çoğu zaman kurum içi hiyerarşiler tarafından örtülmesidir.
Bunun yanında üniversitelerde erkek egemenliğinin daha incelikli ve çoğu zaman görünmez kalan bazı mekanizmalarla da yeniden üretildiğini görüyoruz. Özellikle akademide entelektüel erkeklik etrafında kurulan karizma alanı, genç kadın öğrencilerin ya da akademisyenlerin hayranlık, merak ve yakınlık duygularını manipüle eden bir sahne yaratabiliyor. Erkek akademisyen doğrudan bir taciz uygulamasa bile, kadınların ilgisi ve duygusal emeği onun entelektüel karizmasını sürekli yeniden üreten bir kaynağa dönüşebiliyor. Bu süreç çoğu zaman açık bir taciz olarak tanımlanamadığı için gri bir alanda işliyor ve görünmez kalıyor.
Ancak bu tabloyu yalnızca patriyarkanın genel işleyişiyle açıklamak da yeterli değildir. Son on yılda Türkiye’de kurulan siyasal rejim, militarizm ve erkek egemenliği arasındaki bağı daha da güçlendirmiştir. Savaş rejimleri toplumsal hayatın tamamını militarize eder ve bu süreçte erkeklik, milliyetçilik ve iktidar arasındaki bağ daha da pekişir. Üniversitelerin siyasal olarak hizaya sokulması, eleştirel düşüncenin tasfiyesi ve akademik alanın sadakat ilişkileri üzerinden yeniden örgütlenmesi de bu bağlamda okunmalıdır. Bu nedenle akademide erkek egemenliğine karşı mücadele yalnızca bireysel farkındalık ya da etik kurallar üzerinden yürütülemez. Daha yapısal bir mücadele hattına ihtiyaç vardır. Üniversitelerde cinsel taciz ve saldırıya karşı bağımsız mekanizmaların kurulması, kadınların ve LGBTİ+’ların akademi içinde güçlü dayanışma ağları oluşturması ve sendikal-kolektif mücadele biçimlerinin güçlendirilmesi bu hattın önemli parçalarıdır. Ama mücadele yalnızca üniversite sınırları içinde kalamaz. Patriyarka akademinin içinde değil, toplumun bütününde yeniden üretilir. Bu nedenle akademideki feminist mücadele ile daha geniş kadın ve LGBTİ+ hareketleri arasında güçlü bağların kurulması gerekir. Bu mücadele militarizme, patriyarkaya ve faşizme karşı verilen daha geniş bir özgürlük mücadelesinin parçasıdır. Üniversitelerin gerçekten özgür düşünce alanları haline gelebilmesi de ancak bu toplumsal dönüşümle mümkün olacaktır.
