Umut Gazetesi olarak ”Barış Sürecine” dair Barış için akademisyenler ile yaptığımız röportajlar serisini siz değerli okurlarımız ile paylaşıyoruz.
1) 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini hangi koşullar altında imzaladınız? Bunun akademi ve üniversite içerisindeki karşılığı nasıldı?
Her şey çok sertti, sokakta kalan ölüler, bölgeden yükselen çığlık sesleri, gittikçe akıl dışı bir noktaya sürüklenen olaylar dizisi ve bunlara uzaktan tanık olmanın getirdiği vicdani yük. Bir öğrencim, -tiyatro bölümünden mezun olmuş, şehrine dönmüştü-, bana bir mesaj attı, hiç unutmuyorum.Hayatı seven ve yaşamak isteyen bir çocuğun çığlığı, ölüm herkesin evine yaklaşmıştı, öyle hissediyordu. Siyasi çözümleme gerçekten umurumda bile değil, sivilleri dahil eden bir ölüm çemberi vardı karşımızda, insanın adalet duygusunu inciten manzaralar…Tam bu esnada bir imza metni geldi internet üzerinden, çatışmalar sona ersin diyen, imzalarken tereddüt ettim, böyle bir duruma karşı sadece bir imza fikri zayıf geldiği için, elimizden başka şey gelmediği için. Sonra bu “zayıf” bulduğum imza yüzünden kıyamet koparıldığında bir şeyin kurgulandığını anladım. Çünkü çok şeye imza atmıştık o tarihe kadar, bu suça ortak olmuyoruz bunlardan biriydi ama sonra derin bir tasfiyenin gerekçesi haline getirilmek için epey uğraşıldı. Üniversite, en temel haklardan biri olan ifade özgürlüğü hakkını tanımayarak, bizim değil ama kendisinin ipini çekmiş oldu.
2) Bugün yeniden barış süreci tartışılırken, o dönem sizi “terör propagandası” ile yargılayanlarla nasıl bir hesaplaşma gerekiyor? İhraçlar ve yargı süreçleri açısından geriye dönük bir yüzleşme ya da telafi mekanizması olmadan sürecin gerçekçi yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz, bu geriye dönük yüzleşme süreci nasıl olması gerekir?
Oraya sıranın gelmesi için daha zaman var, ülkede öyle bir ayrımcılık tesis edilmiş ki en yalın gerçekler sindirilemiyor, sürekli bir düşman tehdidiyle yığınlar yönetiliyor. Buradan hemen çıkmak gerçekten imkansız, barış sürecine, insanların her şeyin bir anda ortaya döküleceği, hesaplaşmaların gerçekleşeceği bir şey olarak bakması tuhaf geliyor. Daha ilk basamağı gerçekleşmedi, çatışma ortamının bittiği bir aralığa ihtiyaç var, bundan sonra daha demokratik bir düzen için ortak mücadeleye. Yüzleşme ve kabul olmadığında gerçek bir barış ortamının kurulamayacağı aşikar. Aslında mesele toplumsal bir barışı tesis edebilmek, insan topluluklarının birbirine bakışını dönüştürmek, devletin tarihsel görevi bu değil, oradan böyle bir şey beklemiyorum zaten. Ama zorunlu protokoller, anlaşmalar onlar tarafından yapılmak zorunda, biz ise her zamanki mücadeleyi sürdürmek zorundayız; şu anda da dosyalarımız mahkemelerde bekliyor, şu anda da barış konuşulurken barışın öteki tarafında duran kararlar alınıyor. Yani elbette gerçekçi değil ama gerçeklik onların değil bizim kurmamız gereken bir şey, hep olduğu gibi.
3) Üniversitelere kayyım ve paraşüt atamalar, bilimsel üretimden uzaklaşılması ve üniversitelerdeki mücadeleye dönük saldırılarla dolu bir 10 yıl geçirdik. Siz geçen 10 yılda üniversitelere ve akademiye dönük teslim alma, tasfiye etme politikasını nasıl değerlendirirsiniz?
Girişte de söylediğim gibi, bizim atılmalarımız, olağanüstü hal ortamında, imzalar gerekçe haline getirilerek büyük temizlik operasyonunun giriş yolunu döşedi. Bir plan zaten vardı ve onu daha kolay biçimde hayata geçirdiler, yasa yok, hukuk askıda, gerekçeler keyfe keder…Üniversiteler güçlü bir ses çıkarmaya çekindiler, bütün sert zamanlarda olduğu gibi ya ortak oldular ya da köşelerine çekildiler ama olanın, daha fenaları için bir antre olduğunu göremediler ya da gördüler umursamadılar. Bildik hikaye, bir defa izin verirseniz daha kötüsü muhakkak gelecektir. Üniversiteleri zorla ele geçirmeleri onlar açısından rahatlatıcı bir şey hala değil, çünkü tanınmıyorlar, meşru değiller sadece zor yoluyla istediklerini yapıyorlar. Eleştirel düşünceyi üniversiteden sildiğinizde geriye meslek yüksek okulları kalır, dolayısıyla bu tasfiyelerin sonucu ülke eğitimi açısından vahim olmuştur. Bir yerlerde iyi hocaların olması durumu değiştirmez, çünkü üniversite sadece bilgi aktarılan ve diploma verilen bir yer değildir, başka türlü düşünmenin geliştirildiği yerlerdir. Çok güzel bir vasatlık içindeyiz şimdi, hiçbir şey kendisine benzemiyor, özgürlük yok, özerklik zaten yoktu, ölümcül olan bu. Aradan zaman geçince “işimizi yapıyoruz” diyenler, katkı sundukları felaketin boyutlarını daha iyi kavrayacaklar diye düşünüyorum.
4) Üniversitelerin özerk-demokratik alanlar olması ile barış arasında sizce nasıl bir ilişki var, bir dönüşüm ve barıştan bahsedilen bu sürecin üniversitelere yansıması ne olmalı?
Barış, genel anlamıyla bu sistemin, bu dünyanın başkasıdır, önce onu söyleyeyim, çatışmayla, savaşla yönetilen bir dünyadan söz ediyoruz. İnsanların yaptıkları derslerin bile yargılama sebebi olduğu bir ülkeden söz ediyoruz. Bütün bunlar yürütülen politikalara sıkı sıkıya bağlı, bir dönemde suç olan başka bir dönemde suç olmaktan çıkarılacak ama yerini mutlaka bir başkası alacaktır. Kapitalist sistemde barış olmaz ama mikro milliyetçiliklerin azaltıldığı bir ortamda, sıcak çatışmaların bitirildiği bir ortamda üniversite, kendi görevini daha az baskı altında gerçekleştirebilir. Özerk üniversite YÖK’ten beri zaten bir hayal haline gelmişti. Fakat makul bir toplumsal yaşamda sınırlı da olsa daha demokratik işleyen bir yapı mümkün olabilir. Barış durumu, karşılıklı kamplaşmaları azalttığı bir noktaya gelince, insanlar gerçekten işini yapabilir. Düşünce, ifade etme suç olmaktan çıktığında daha geniş kapsamda konuşabiliriz bunları ve üniversitede çalışanların özgür düşünmenin bir varlık sorunu olmasını kabul etmeleri gerekiyor her şeyden önce. Çoğunluk resmi görüşün basın sözcüsü gibi.
5) Şu an içerisinde bulunduğumuz koşullar açısından barış talebi üniversite özneleri açısından ne ifade ediyor?
Sınırlandırılmış bir hayata razı olanların bile, üstten rektör atamalarından, üniversitelerin akrabalık ilişkilerinin merkezi olmasından hoşnut olduğunu sanmıyorum, ve bütün bunlara yol açan şeyin, savaş durumu olduğuna da uyanmış olduklarını düşünüyorum. Savaş durumu fırsatçılar için müthiş bir alan açar, liyakata gerek yoktur, dolayısıyla barış talebi toplumsallaştığında ve kadrolaşmalar siyasi erkin baskısından kurtulduğunda, ortalama bir eğitimin de mümkün olacağını düşünüyorlardır.
6) Son olarak emperyalist-kapitalist sistem içerisinde üniversiteler giderek bilginin metalaştığı, sermaye mantığıyla kâr odaklı işleyen ve emperyalist merkezlerle birleşmiş sermaye ağlarına eklemlenen kurumlara dönüşüyor. Bu koşullarda akademinin toplumsal ve bilimsel niteliği nasıl aşındırılıyor? Sizce bu dönüşüme karşı akademi içinde ve dışında nasıl bir mücadele hattı örülebilir; hedef yalnızca akademik özgürlüğü savunmak mı olmalı, yoksa daha köklü bir dönüşüm mü gerektiriyor?
Üniversiteler zaten işletmelere dönüşmüştü ve biz, zaten bununla mücadele ediyorduk atılmadan önce. Puan sistemi, ülkelere özgü eğitimlerin tektipleştirilerek sıradanlaştırılması, meslek okulu muamelesi yapılması üniversitelere, derin çalışmalar yerine yüzeysel ve niceliksel olanı yaygınlaştırma vb. pek çok uygulama zaten sorun yaratıyordu. Bu mesele o kadar uzun ve kapsamlı ki, öğrenci açısından, öğretim elemanları açısından ve toplum açısından yıkıcı sonuçlar yaratmış durumda. Üniversitenin her şeyden önce bilgiyi örgütleyen, paylaşan ve toplumu etkileyen özelliği ortadan kalktığında geriye bir şey kalmaz. Akademik özgürlük bu yapının asal bir parçası fakat tek başına üniversite içinde çözülebilecek bir sorun değil ki bu. Bir sistemden söz ediyorsak ve o sistemin tek amacı birilerinin daha fazla kazanç elde etmesiyse, mücadele elbette buraya bağlı, her şey birbiriyle bağlantılı, işçilerle, emekçilerle, bütün ezilmişlerle ortak yürütülebilecek bir mücadele hattı bu, herkes bulunduğu yerden, bulunduğu biçimin içinden sürdürmek zorunda mücadeleyi. Sorunuz o kadar geniş ki, evet yıkıp yenisini kuralım diyorum ben.
7) Bildiriyi imzalarken Barış Süreci’nin öncü özneleri olan kadın ve LGBTİ+’lar neler talep ediyordu?
Şimdi de öyle, en çok kadınlar istiyor barışı, LGBT+’ler istiyor çünkü savaş durumu onların durumunu daha kırılgan hale getiriyor, en çok baskı, şiddet onlara yönelirken yasasızlık, muktedirin kazanç hanesine yazılıyor, barış fikri, en azından bizim istediğimiz biçimiyle eşit yurttaşlığın bütün alanlarda tesisine ve ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına tekabül ediyor. Kimsenin varoluşundan dolayı acı çekmediği, eziyet görmediği bir toplum hayali.
8) Bugün içinde bulunduğumuz toplumda kadınlar bulundukları her iş kolunda erkek-egemenliğin getirdiği mobbing, taciz ve tecavüzle karşı karşıya kalıyor. Akademiyi de bu alanlardan biri olarak düşündüğümüzde üniversitelerdeki erkek egemen yapı kendini nasıl yeniden üretiyor ve buna karşı nasıl bir mücadele hattı örülmeli.
Eril bir düzenin tahakküm araçları her yerde benzer biçimde işletilir, açık ya da kapalı. Bütün dünyada benzer araçlar ve eziyet mekanizmaları var, fakat bu topraklarda cezasızlık, düşmanlığın yukarıdan tesisi eril düzenin garantörü olarak iş görüyor. Kendinde hak görmenin eminliğinden daha berbat bir şey yok, o kadar eminler ki efendiliklerinden küçük devletler kuruyorlar bulundukları her yerde. Buna karşı kampüslerde çok iyi mücadele hatları kurulmuştu, başarılı da oldular, oluyorlar, çünkü susmuyor artık cins kırımına uğrayanlar, bunların yaygınlaşması için önce kampüsleri kurtarmamız gerekiyor. Azcık normal bir hayata geçtiğimizde, onların güç aldıkları yapılar yıkıldığında çok daha güçlü bir mücadele örülecektir. Bazı şeylerin zamanı bitti, onlar da görecekler yakın bir gelecekte.
