En Çok Okunanlar, Umut Keçer, Umut Yazıları

Ankara-Bakü gerilimini nasıl okumalı? – Umut Keçer

AKP-MHP iktidarının uzun bir dönemdir en önemli propaganda söylemleri arasında  güçlü Türkiye vurgusu vardı. İktidar medyası tarafından dünyanın bir çok coğrafyasında yaşanan halk hareketleri örnek gösterilerek Türkiye’nin iç cephesinin tahkimatının önemine vurgu yapılmaktadır.

Son olarak Azerbaycan ile Türkiye arasında yaşanan gerilim iktidarın yaratmaya çalıştığı güçlü Türkiye imajında yaşanan bir kırılmayı işaret eder mi? Bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. AKP iktidarının bütün söyleminde Azerbaycan Türkiye arasında tek millet iki devlet vurgusu vardı. Ancak bu vurgu bir dizi meselede ilişkinin nasıl kurulacağına dair yöntem belirlemede yetersiz kalmaktadır.

Türkiye iktidarı sözcüleri Türkiye’nin rolünü Azerbaycan’ın koruyucu veya büyüğü olarak tanımlarken Azerbaycan cephesinden ise mesele daha çok bu rolü kabul etmeme şeklinde ifadesini buldu. Öncelikle Türkiye devleti ile Azerbaycan devleti arasında tarihsel ilişkiler olmakla birlikte bir dizi tarihsel çelişki bulunmaktadır.

Türkiye’de iktidarda bulunan AKP-MHP iktidarının dini görüşü ”Sünni-İslam” anlayışıyla şekillenmektedir. Azerbaycan ise ”Şi-İslam” anlayışına sahiptir. Aynı zamanda Azerbaycan yönetimi laiklik konusunda çok net bir tutuma sahiptir. Okullara türban ve başörtüsü ile gidilmesini yasaklayan yasal düzenlemeler Türkiye’den Cumhurbaşkanlığı düzeyinde tepki topladı. Bu durum Azerbaycan cephesinden iç işlerine müdahale olarak değerlendirildi ve tepki topladı.

Sonrasında İsrail ile kurulan ilişkiler tartışma konusu oldu. AKP-MHP iktidarı özellikle Azerbaycan yönetiminin israil ile kurduğu yakın ilişkilerden rahatsızlığını dile getirdi.

Aliyev yaptığı değerlendirmelerde Azerbaycan yönetiminin kazandığı Karabağ savaşını kimsenin desteği ile değil kendi imkanlarıyla kazandığı vurgusu yaptı. Sonrasında türban meselesinde Azerbaycan yönetimini doğrudan hedef alan Cumhurbaşkanı danışmanı Oktay Saral görevden uzaklaştırıldı. Bu gelişme Türkiye tarafının meselede daha fazla taviz vererek ilişkileri bozmak istemediği şeklinde yorumlanabilir.

Ancak bütün bu gelişmelere rağmen ilişkiler bir türlü gerilimin düşmesi yoluna girmedi. Son olarak Birleşmiş Milletlerde yapılan seçimlerde Azerbaycan’ın Türkiye’nin adayını değilde Birleşik Arap Emirliği’nin adayını desteklemesi Türkiye-Azerbaycan arasında gerilimin devam ettiğine kanıt olarak değerlendirilebilir.

Öncelikle yaşanan bu gelişmeler Türkiye devletinin bölgede çizmeye çalıştığı güçlü ülke imajının bir takım sınırları olduğunu gözler önüne seriyor. Türkiye egemen sınıfları içinde bulundukları koşullar içerisinde kendi pozisyonlarını gereğinden fazla önemseyerek değerlendirmelerde bulunsa da somut gerçekler yaşananlarla birlikte herşeyin bu kadar basit olmadığını gözler önüne seriyor.

Türkiye faşist iktidarının bölgesel güç olma stratejisi bölgesel ve dünya planında güç merkezi olan odaklarla karşı karşıya geldiği noktada bir kırılma yaşamaktadır.  Türkiye-Azerbaycan hattında yaşanan gerilim bundan bağımsız değildir. Türkiye egemen sınıflarının kendisini dev aynasında gören aşırı kibirli tutumları ittifak ilişkisi kurduğu güçler tarafından tepki toplamaktadır.

Azerbaycan yönetiminin Türkiye ile kurduğu ilişkilerde yaşanan kriz aslında Türkiye kapitalizminin gücünün sınırlarını gözler önüne sermektedir. Bölgesel anlamda kurduğu çeşitli askeri ve ekonomik ittifaklarla güç olma stratejisini derinleştirme arayışında olan AKP-MHP iktidarı bölgesel anlamda elde ettiği olanakların yanı sıra aynı zamanda riskleri de barındırmaktadır.

Kendi pozisyonunu gereğinden fazla abartıp birlikte ilişki kurduğu devletlerin kararlarını sorgulayan ilişki tarzı bir çok açıdan AKP-MHP iktidarının dış politikasının önemli açmazları arasında yer almaktadır.

Üçüncü Dünya savaşı konjonktürünün içine adım adım ilerlediğimiz bu günlerde AKP-MHP iktidarının dış politikası hamleleri bölgesel anlamda çatışma ve çelişkileri derinleştiren bir tarzda ilerlemektedir.

İşçi sınıfı ve emekçilerin geleceğini tehlikeye atan iktidar politikaları bir çok konuda çeşitli riskleri taşımaktadır. Bölgesel anlamda yayılma arayışları içerisinde olan faşist iktidarın bu arayışı aynı zamanda gelecek açısından önemli krizlerin işaretini taşımaktadır.

İç politikada her türlü baskıyı tırmandıran faşist iktidar anti demokratik pratikleriyle iç cepheyi tahkim etme çabasını yoğunlaştırmaktadır. Dış politikada da bununla paralel bir şekilde yayılmacı bir siyaset izlenmektedir.

Son olarak Azerbaycan ile yaşanan gerilim Türk devletinin dış politikasının iyimser hedeflerinin sınırlarını bir kez daha hatırlatmaktadır. Dünya ve bölgesel planda yaşanacak saflaşma ilişkileri kapitalist ülkeler açısından hangi milletten olduğundan ziyade hangi sınıfın çıkarlarını ne kadar temsil ettiğin temelinde yaşanacaktır.

Bu yönüyle önümüzdeki dönem Ankara-Bakü geriliminin devam edeceği ve belirli düzeylerde yaşanan gerilim hemen çözülmeyeceğini ön görmek gerekmektedir. Türk dış politikasının gerçekçi maddi temellere dayanmayan dış politika belirleme ve hamasete dayanan keskin söylemlerinin sahada gerçeklerle uyuşmadığı bir kez daha gözler önüne serilmektedir.

Bütün bu tablo içerisinde işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarına olan AKP-MHP iktidarının hamaset söylemlerine kanmadan ezilenlerin çıkarları temelli meselelere bakabilme genişliğine sahip olmaktan geçmektedir.

Paylaşın