Sorgulamaya yönelik yazdığım yazıların ilkinde söylemiştim bu tür yazılardan çok da hoşnut olmayacağınızı. Öyle ya, bölgemiz kavruluyor; Ortadoğu’daki karışıklığı sadece adlandırabilmek için bile uzmanlara gereksinim var; sıcak hava Güney Amerika’ya da sıçradı, politik klima gittikçe hızlanarak ısınıyor. Türkiye’nin yaşadığı halleri ise anlatmaya bile gerek yok.
Ama bugünü anlamadan yarını değerlendirmeye girerken, dünü sorgulamadığımızı unutup, devrimci hamasetle devrimi büyütmek gibi bir girdabın içerisine giriyoruz. Yaşanan şey, gücümüzü her gün biraz daha azaltan bir dejavu. “ben bu filmi görmüştüm galiba?” ikilemi içerisine girerek, hareketi, değişimi, yani diyalektiği bütünüyle reddeden bir anlayışın kısır döngüsü içerisine girip de çıkamama halleri. Oysa sorgulama yeteneğimizi geliştirmek güncelden kaçmak değil güncele girebilmenin ilk adımıdır; abesle iştigal değil esasa el atmaktır; tarihi ve günü diyalektik ve materyalist bir anlayışla ele alarak geleceğe yönelmenin yöntemidir.
★★★
Hugo Çhavez örneğinde geleceğin sosyalizmini bulanlar, kısa bir süre sonra kaybettiler umutlarını. Oysa ünlü yazar G. Garcia Marquez’in, ona ilişkin yaptığı değerlendirme ilginçti: “Yolculuğun sonunda iki farklı insanla konuştuğum duygusuna kapıldım; Biri ülkesine büyük katkıda bulunabilecek vizyon sahibi bir lider, diğeri ise tarihe despot olarak geçecek bir illüzyonist.” Hangisi doğruydu acaba? Sınıf perspektifinden yoksun bir liderin doğal petrol kaynaklarından elde ettiği büyük geliri Robin Hud gibi ezilenlere ve yoksullara dağıtımı mı hoşumuza gitmişti? Peki, işçi sınıfını örgütlemek ve iktidarı doğrudan onlara teslim etmek gibi bir girişimi olmuş muydu acaba?
O günlere bugünden bakınca yanlışlarımızın çok olması bizi ürkütmemelidir. Bu doğal idi. Dün, deneyimlerimiz, bilgilerimiz sınırlı; çabalarımız değerli, üretimimiz özverili, emeğimiz kalıcı idi.
Ama aynı yanlışları bugün de sürdürme anlayışı artık savunulamaz. Elbette hangi ülkeye olursa olsun emperyalizmin her saldırısına, işgal planlarına karşı çıkmak görevimizdir. Ama bunu yaparken bu ülkelere yönelik politikaları eleştirmekten de geri kalmamak gerekir. Çünkü bizler komünistiz, yani Marks ve Engels’in Gotha ve Erfurt Programları’nda yazdığı gibi kendi devrim programımızda hedef olarak “halkçı değil, sınıfçıyız.”
★★★
90’lı yılların sonu, 2000 başlarıydı. Gençlik örgütten kopmuş/koparılmış ve bu tabanda bir ayrılık yaşanmıştı. Örgütten kopuş yaşayan dostlar ayrılık nedenlerini açıklarken, kendilerinin “Kurulduğu günden beri KURTULUŞ Hareketinin ideolojik-politik hattını aynen savunduklarını; parti yönetiminin ise başlangıçta belirlenen rotasını giderek kaybettiğini öne sürerek kopmuşlardı. Emek yoğun çalışmış değerli insanlardı. Onlar, mensubu oldukları örgütün işçi sınıfının öncü partisinin yaratılması görevini gerçekleştirmediğini; artık sağ bir çizginin partiye hâkim olduğunu; parti içi demokrasinin işletilmediğini” iddia ediyorlardı. Yayınladıkları yazılarda, devrimci mücadelenin ana perspektifi olması gereken sınıf perspektifinin altı yeniden çizilerek “örgütün başlangıçta saptadığı rotasından saptığı” iddiası güncel örneklerle kanıtlanmaya çalışılıyordu. Ve sürece ilişkin bilgilendikçe, yaşanan bu tür aykırı düşüncelerin örgüt saflarında tartışma araç ve kurumlarının hazır olmadığını fark ettiğimizde ne yazık ki kopuşlar gerçekleşmişti. Sonraki yıllarda da bu tür iddialar ve bu iddialara dayandırılan ayrılıklar, kopuşlar ve bölünmeleri sıkça yaşadım.
★★★
Dayanakları farklı olsa da bu tür olayları birbirine bağlayan ortaklık demokratik merkeziyetçilik eksikliğinden kaynaklanmaktaydı.
Sorgulamak önemli elbette. Ama “geçmişe bağımlılık” ve “gelenek” tutkusu ile kendini tanımlayan cümleleri kullanırken çok özen göstermek gerekir. Çünkü hepimiz biliriz ki bu alan mayınlı bir araziyi andırır. KURTULUŞ’un da kuruluş saptamaları ile sonrası arasında politik tanımlarımızda ciddi değişim süreçleri yaşanmıştır. Bu değişimin nedenleri üzerine çok şeyler söylemek mümkündür. Ama kendi çizgisinde tutarlılığa eylem platformunda uygulamada da özen gösterilse bile, bir kısım düşünceler örgüt içerisinde yeterince içselleştirilemediği için hızla büyüyüp yaygınlaşan politik dünyamız içinde giderek güdükleşmiş hatta politik ortamlara bağlı olarak farklı uygulamalara neden olabilmiştir. Örneğin 12 Eylül öncesi KSD 11. Sayıda (1977 Nisan. s.31-51) yayınlanan “Proletaryanın Devrimci Partisi Üzerine Genel Bir Yaklaşım” başlıklı yazıdaki demokratik merkeziyetçilik tanımı üzerine il organlarının müdahalesi ile organlar arasında örgütlenen iç tartışmalarla daha sonra sosyalist demokrasiye ilişkin görüşlerimizin alt yapısını da oluşturan tanımlar saptanmıştır. Ne var ki, 12 Eylül sonrası GMK ile organlar arası çıkan bir tartışmada GMK’nın “12 Eylül Hizbini Mahkûm Edelim” başlıklı yazısıyla, askeri darbe gerekçesiyle demokratik merkeziyetçilik tanımı söz 11. Sayıdaki tanımın da gerisine düşen bir içerik ve dil ile yeniden uygulamaya konulmuştur. Bu tartışma süreci sonrası Kurtuluş örgütünden ciddi bir kopma yaşanarak Sosyalist İşçi grubunun ayrılışı söz konusu olmuştur.)
Yine kuruluşundan itibaren içinde yer aldığım bu örgütün bir kısım düşünceleri, o düşünceyi uygulama alanında koruyup geliştirebilecek geleneklere, deneyimlere, düşünsel alt yapıya ve organsal yapılara sahip olmadığı için uygulanamamış ve zamanla hatırlanmaz olmuştur. Bir diğer kısmı ise değişik nedenlere bağlı olarak uygulamada yeterli titizlik gösterilemediği için zaman içerisinde farklılaşmıştır. Zaman zaman (örneğin CHP ile ilişkiler konusunda) yaşamın dayattığı olgular karşısındaki tutum alışlarımızda ideolojik tutarlılık kaygısı geri plana itilebilmiştir.
Bütün bunlar politik yaşamlarda mümkün olan süreç ve olgulardır. Ama bu birikimlerden dersler çıkarmak zorundayız. “Değişim” sözcüğünü neredeyse ahlaki ayıplar kapsamında ele alan bir hamaset kültürünün içinde yaşıyoruz. Bu nedenle, eleştirinin okları kendimize de değse, bu kültürü sorgulamadan yürümeye devam edersek geçmişte elde edilen sonuçlarla yetinmek zorunda kalırız.
Elbette her orijinal hareketin omurgasını oluşturan temel tezler vardır. Bu tezler, oluşum tarihinde bu kurumun varlık nedenini, hedefini ve işleyişin temellerini tanımlayan özelliklerdir. Ama bu özelliklerin zaman ve mekândan bağımsız olarak var olduklarını, yani değişmezliklerini savunamayız. Sıkça övündüğümüz “gelenek, geleneğimiz” gibi sözcükler yerinde kullanılmadığı zaman sıkıntılı halleri doğurur.
Lenin 1917 Nisan ayında yazdığı Tezler’inde Marks ve Engels’in “bizim öğretimiz bir dogma değildir, bir eylem kılavuzudur” sözünü hatırlatarak sözün içeriğini şöyle dolduruyordu: “Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar… Şimdi burada kendilerine “eski Bolşevikler” demekten hoşlanan karşı/görüşlülerden yükselen itirazları duyuyoruz… Somut gerçek olaylar, bizim önceden görebildiğimizden başka şekilde oldu; daha özgün ve daha çeşitli biçimde geçti… Bunu bilmemek ya da unutmak, yeni ve canlı gerçeğin özgünlüğünü incelemek yerine, ezberlenmiş bir formülü ahmakça yineleyerek, partimizin tarihinde bir kere daha can sıkıcı tatsız rol oynayan bu ‘eski Bolşevikler’ gibi davranmak olurdu.”
Ve Lenin, kendisinin 1901’de yazdığı Ne Yapmalı adlı kitabı temel alan ya da kendisinin lideri olduğu Bolşevik hareketinin mensubu olan bazı yoldaşlarının 1914 Nisan’ında “Eski Bolşevikler” (ya da “Ne Yapmacılar”) olarak kendilerini adlandıran muhalif gruba “eski tezlerin terkedildiği” iddiasına yönelik olarak şu yanıtı verir: O “formül artık eskidi. Hayat onu formüller ülkesinden gerçek ülkesine götürdü, ona kan ve can verdi, onu somutlaştırdı ve sonuçta değişikliğe uğrattı…” Ve Lenin konuyu Goethe’nin Faust’undan aldığı şu cümle ile noktalar. “Teori gridir dostlarım, ama hayat ağacı sonsuza dek yeşildir.” (Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi. Taktik Üzerine Mektuplar-Mektup 1)
KURTULUŞ Hareketinin kendisi de, içinden geldiği bir başka hareketin (THKP-C) devrimci mirasına sahip çıkarken, onun temel bazı görüşlerini eleştirip değiştirerek yola çıkmıştı. Ve kanaatimce söz konusu hareketin değerinin büyüklüğü de, “biz THKP-C’nin görüşlerine A’dan Z’ye katılıyoruz” demek yerine, sorgulama ve eleştiri cesaretinden kaynaklanmaktaydı. Bu hareketin yayınladığı ilk broşürün iki isimli olduğunu hatırlayalım: “Sosyalist Ahlak-Devrimci Tavır Ve Eleştiri Özeleştiri Üzerine Notlar.” Politik tarihimizde değişimlerin olması sorun değildir. Varsa eğer sorun, bu değişimin hangi gerçekleri karşılamak üzere ihtiyaç haline geldiği; nasıl gerçekleştirildiği, mücadeleyi hangi alana taşıdığına ilişkin sorgulama yetersizliğidir.
★★★
Bu tür ayrılıklarda ayrılanlara yönelik olarak çoğunluk gruplarının tavrı ise genellikle güçlü olma refleksi içerisinden dayatmacı bir yaklaşım olmaktadır. Mücadelenin engellenmesi ya da partinin zayıflatılması gibi suçlamalarla farklı düşünceler mahkûm edilip, dıştalanabilirler. Hatta bu tür ayrılıklar henüz aynı “ortak pazara” hitap ettikleri için, saflardan kopuşu engellemek amacıyla ve sekter bir anlayışla çatışmayı şiddetlendirerek saflarda kemikleşme yaratmaya yönelik girişimlere yönelebilirler. Çünkü partinin küçülmesi her zaman ürkütücü bir olgu olarak ele alınır. Partiyi büyütme iddiası temel güdü haline gelebilmektedir. Elbette bu tür sekter düşüncelerin sonucu ortaya çıkan ayrılıklar arası çatışmaların çok sert olmasına neden olabilmektedir.
Daha fazla uzatmaya gerek yok. Bu tür yazılar politik programlarımızı, yönelişlerimizi derinden etkiler. Komünistlerin yönelecekleri birincil hedef “mücadelenin” ya da “partinin” büyütülmesi değildir. Modern sanayi proletaryasının fili ve ideolojik öncülüğünde bir devrimin gerçekleştirilmesi biricik hedeftir. Parti, bu hedefin gerçekleştirilmesinde asla fetişize edilmeden anılması gereken sadece bir araç ve mücadele ise bunun yöntemidir. Komünistlerin, partinin de mücadelenin de ana hedefe uygun düşünme zorunlulukları öz-biçim diyalektiğinin zorunluluğudur.
Parti çalışması içerisinde kadroların öneminin abartılması, giderek proletaryadan ve kitlelerden koparak dar, elitist, bürokratik bir örgütlenmenin kucağına düşmenin de çok etkili tuzağıdır. Ve bürokratikleşen, değişimi değil statükoyu korumaya yönelen bir parti sorgulama yeteneğini bütünüyle kaybeder ve kaybettirir. Sovyet Devrimi’nin ilerleyen aşamaları bu iddianın zengin örnekleriyle doludur. Hedef devrim olunca, araç da yöntem de, bunları kullanan ve adına kadro dediğimiz insan kaynağı da, mücadele süreci içerisinde başvurulan taktik ve stratejiler de bu hedefin içeriğine göre belirlenirler. Hele de işçi sınıfının fiili varlığının ve ağırlıklı-belirleyici etkisinin gerçekleştirilemediği günümüz parti yapılarında kadrolar giderek daha fazla işçi sınıf adına her şeye karar veren, ikameci bir anlayışa sürüklenirler. Bu onların çoğunluğunun sınıfsal karakterinin gereğidir. Bu nedenle de Lenin, (yanlış bir tanımla “Vasiyetname” olarak da adlandırılan) 24 Aralık 1922’de, ağır hastayken dikte ettirerek yazdırdığı “Kongre’ye Mektup” başlıklı ünlü mektubunda MYK’nın sayısını en az 100’e çıkararak MYK dâhil bütün parti organlarında işçilerin oranının yüzde 60’lara ya da daha üstlere çıkarılmasını söylemektedir. Üstelik Lenin’in MYK için önerdiği işçiler hiç de düşündüğümüz gibi en üst düzey eğitimli işçilerden de değildir. Söz konusu mektupta şöyle der: “Merkez Komitesi’ne alınacak işçiler Sovyet örgütlerinde uzun süre çalışmış olanlar arasından seçilmemelidir, çünkü bu işçiler, mücadele edilmesi gereken geleneklere ve önyargılara alışmış durumdadırlar. Merkez Komitesi’nin işçi sınıfından seçilecek üyeleri son beş yıl içinde Sovyet örgütlerinde çalışma düzeyine çıkmış olanlardan daha alt tabakadaki işçiler olmalıdır; bunlar sıradan işçi ve köylülere daha yakın, ama dolaylı ya da dolaysız sömürücü kategorisine girmeyen kişiler olmalıdır.”
★★★
Yukarıda söylenenlerden, “partinin” ya da “mücadelenin” önemsizleştirildiği gibi bir yoruma ulaşılamaz. Ancak, “kadro” fetişizminin aslında “sosyalist demokrasi” anlayışıyla doğrudan bağlantısı vardır. Hepimiz deneyimlerimizden biliyoruz ki ünlü “emir demiri keser” ya da “çelik çekirdek” gibi sözcükler ancak sosyalist demokrasiden yoksun bir partide sorun üretici kaynaklar olurlar. Bu yoksunluk ortamında iktidar gücü önce kitle-sınıf örgütlenmelerinden partiye doğru geçerek partinin elinde toplanır. Sonra parti içerisinde etkili kadrolarda iktidar aracı olarak kullanım alanı bulur ve giderek tekliğe ulaşır. Bu anlayış “bizim liderleri” ölümlerine kadar iktidarda tutmaya zorlar. Bize kadro örgütleri değil (ki bunun en tipik örneği İttihat-Terakki’dir), demokratik işleyişe sahip, eşit bireyler arasında işbölümüyle farklılaşmış, alt sınıflarla ve alt sınıflar için düşünen bireylerin oluşturduğu komünist örgütler gerekmektedir.
“Zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan” proletaryanın iktidarını kurarak, bu yeni toplumun gerçekleştireceği değişimle sınıfsız toplumun yolunu açmak isteyen komünistler, mücadele sürecinde oluşturdukları bütün düşünce ve kurumları bu ana düşünceye uygun eğitmek ve dönüştürmek zorundadır. Partinin bütün kitleleri kucaklayabilmesi ve yetenek ve emeklerin bütününün devrime akıtılması ancak sosyalist demokrasinin varlığı koşullarında gerçekleştirilebilir. Devrim, gelecek değil bugündür. Hedefi belirgin olanlar, bu hedefe uygun düşünce ve kurumları geleceği beklemeden yaratmak zorundadırlar.
Ve tekrarda yarar vardır: Bugün hiçbirimiz mevcut iktidar karşısında alternatif değiliz. Yani gün, ayrışmak değil birleşmek; birlik içinde tartışarak, dövüşerek, dönüşerek hareket yaratmak; öncelikle kitlelerin güvenini kazanarak, onların önüne geçerek değil onlarla birlikte devrime hazırlanmak günüdür. Ama sorgulamayı öncelikle işçi sınıfı olmak üzere en geniş kitleler arasında yaygınlaştırıp onların mücadelesini devrimci mücadeleye katmak gerekir.
★★★
Ve son söz: Uzun yazdım diye eleştirmeyin lütfen. Tembellerin uydurduğu “okunmuyor” aldatmacasına teslim olmayın, itiraz edin; uzun yazıları okuma alışkanlığını yeniden kazanın. Çünkü tarih “Sümer’le” değil “Sümer yazısı ile” başlamıştır. Sosyal Medya’nın size sunduğuyla yetinmeden, kendiniz seçerek daha çok okuyun, daha çok öğrenin, daha çok sorgulayın. Yazılara küsmeyin lütfen, daha çok yazın! Çünkü tarihler boyunca, iki satır ile anlatılan bir ideoloji, bir felsefe, bir devrim düşüncesi olmamıştır, olamaz da. Çünkü bir şeyi yüzeysel öğrenmek, öğrenmemekten daha tehlikelidir.
