Bir itirafla başlayalım mı ? Var mı onların cismani varlığını özleyenimiz? Yine aramızda olmaları için neler vermezdik, değil mi ? Fakat hayır! Bu bir yeis değil yahut yakınma; hayatı dolduracak kadar yoğun özlemdir yalnızca. Onları zaman zaman rüyalarımıza misafir eden, olur olmadık çağrışımlarla anılarımızın derinliklerinden gün yüzüne çıkartan; hatta bazen varlıklarını omuzumuzda hissettiren bu özlem değil midir? “Ne ölümden korkmak ayıp/ Ne de düşünmek ölümü !” demiş ya usta, ölümsüzleri özlemekte öyle.
Fakat çaresizliği çağrıştıran melankoliye özlemi sınırlandırmak şarampole devrilmek gibidir. Buna izin yok! O virajı hız kesmeden kavgayla ve umutla aşıyoruz. Çünkü devrime kadar kavga ve umudun öncülüğünde beslenecektir ölümsüzlerimizin şarkıları. Sonra emeğin coşkun inşası nöbeti alacaktır.
Yine de biliyoruz… Her ağaç ölümlüdür, her kuş, her insan tüm canlılar; evet TÜM CANLILAR… Bilgimiz dahilinde olan, olmayan her şey inşa edilmiş ve edilecek bütün o uygarlık modelleri bir gün kendi molozlarına gömülecektir, şişkin kibriyle birlikte, onlar da ölümlüdür; dağlar kum gibi ufalanacak zamanın çarkları arasında, denizlere karışacak ve o denizler, okyanuslar gün gelip çölleşecek; bu da ölümdür dağlar, denizler ve okyanuslar için.
Fakat iki şey var ki ölümsüzdür; varoluşun kendisi ve bir de ona anlam katmasını bilenler. Ölümsüzler… Bilinen hayat gün gelip son bulsa bilse onlar evrenin hafızasına kazınıp işlenmeyi çoktan başarmışlardır.
Her anma bir çağrıdır aynı zamanda. Neden çağırırız ölümsüzleri? Vefa borcundan mı? Yalnızca bu yüzdense asıl önemli olanı anlamamışız demektir, haksızlık etmiş oluruz onlara. Yoksa halen nefes alıp veriyor olmanın mahcubiyetinden midir onları çağrışımız? Şayet içine tıkıştırıldığımız dünyayı daraltmış ve hayallerimizi sınırlamışsak kendi korkularımızla, evet bir parça mahcubiyet duymamız iyi olurdu. Onlar için değil! Kendimize devrimci bir yaşam için şans tanımamız için…
Yani işin aslı, ölümsüzleri hatırlamak onlarla değil kendimizle ilgili bir hesaplaşmanın konusudur çoğu zaman. Kendimizle, hatta yoldaşlığımızla, dert ettiğimiz şeylerle, yani kavgayla yani hayatla ilişkilerimizi güncellemekle ilgili aranıştır. Bize onlardan kalan her ne ise, onun muhasebesini çıkarmayı da buna ekleyebiliriz. Onlarla kendimizi bulmak ve tanımak için çağırırız ölümsüzleri.
Peki kimdir onlar? Yani adlarını “ölümsüzler” diyerek genelleştirdiğimiz o insanlar? Cevabı bugünle sınırlamak ne büyük bir yanılgı ve haksızlık olurdu! Merak etmeli ve o bağı hissetmeli. Öfkesi haykırışına, ağıtına karışan yumruğundan taşan o ilk devrimci kimdi? Zincirin ilk halkasını döven ölümsüz; kendi akışını yaratan bu kızıl ırmağın ilk damlası kimdi?
Belki elinde bir volkan camı ile klanını yağmacılara karşı korumak için can bedeli öne atılan genç bir kadındı; gözünü budaktan sakınmayan bir çocuktu belki; belki de elinde kırık mızrağıyla direnen bir avcıydı…
Adım, suretini değilse de duygularını kalplerimizin atışı kadar yakından tanıdığımıza kefil olabiliriz. Çünkü ezilmeye ve haksızlığa karşı varlığını ortaya koymanın, direnmenin, fedanın, onurun tarihi yoktur; destansı hikayeleri vardır, sonsuzluğu vardır. Bu gerçek onların zamanı ve mekanı aşmalarını sağlar.
Peki kimdir sahiden onlar? Onlar bizim ilhamımız ve dayanağımızdır. Hani olur ya bazen kurşun gibi ağır bir bataklık havası çöker ruhumuza; yalnızlığın umutsuz kokusu içimizi yoklar… Fakat neden sonra bir an gelir, yeşil bir söğüt dalı gibi uzanır ölümsüzlerimizin hatırası; dile gelirler ve tutunuruz onlara… Bıraktıkları izlerle kim olduğumuzu, varlığımıza anlam veren hayallerimizi, yaşamdaki yerlerimizi sorarlar; güçlü cevaplar isterler yakamızı silkeleyerek. Tutunuruz onlara…
Evrenin ve dünyanın şiirlere yakışan karşılığını, çocukların nice sevinçlere eş gülüşlerinin anlamını hatırlatırlar; ki birazda bundandır her çocuğun gülümseyişinde onlardan ışık yakalayışımız. Tutunuruz onlara en zor anlarımızda sığındığımız bir mevzi, kaçakta bir dağ zulasıdır onlar; yürekte çakan şimşek, ruhumuzu coşturan fırtınalı marşlardır. Bu nedenle çağırırız onları ve ihtiyaç duyduğumuz her an yanı başımızda beliriverirler. Ölümsüz olmaları bundandır. Seçeneksizliğe itirazdır ölümsüzler. Teslimiyetin kaçınılmaz olduğunu bin bir bahaneyle, laf cambazlığıyla, bencil ve bezgin bir korkuyla yaygara çıkaranlara karşı direniş ve feda seçeneğini hatırlatandır onlar. Ölümsüzlerin göklere çekilmiş sancağı; düşkünlük sofrasında yılgınlık yiyenlere kabus olur, zehir ederler onlara her lokmayı. Tam da bu nedenle mızmız liberaller, devrim kaçkınları hiç hazzetmezler ölümsüzlerden; her fırsatta bel altı çakmaları, küçümseme girişimleri bu hazımsızlıktandır.
Fakat hepsinden öte, onları anımsayışımıza neşter gibi keskin bir kayıt düşmeliyiz : devrime dair inançta ve bitimsiz koşuda yalpalamadan ilerlemenin ölçüsüdür onlar, devrimciliğin referans çıtasıdırlar. Daha azını içine sindirebilenin menzile ulaşması imkansızdır!… Bu minvalde başka bir gerçeği de not düşmekte yarar var : pratiğini devrimci çizgide sürdürmeyenlerin, sığ ve dingin sularda oyalanıp devrim şehitlerine sahip çıkıyor görünmeleri; hatta bizzat kendi “devrimsizliğimiz”, onların yarattıkları değerlerin istismar edilmesinden başka bir anlama gelmez. Ölümsüzleri anmak ve onlara layık olmak esasında devrimci çizginin sürekliliği üzerinde çaba sarf etmekle olur.
Adını duymadığımız nice ölümsüzlerin zincirine halkasını ekleyen Spartaküs ve onun köle ordusunun neferlerinden beri kızıl ırmağımız yeni damlalar kazanarak ve çoğalarak aktı, ulaştı günümüze. Halkaya Orhan’lar eklendi, Ulaş’lar, Eylem’ler, Göze’ler, Aziz’ler ve nice komünarlar, siper yoldaşları… Düşlerini dağlarcasına kazıdık içimize ve hedefimize, andımızı yineledik… Onların bizimle olduklarına direnişlerimiz şahit ve sloganlarımız ve kopacak fırtınayı kesen gözlerimiz ve göğü delen yumruklarımız. Ne büyük talihtir onlara yoldaş olmak, ölümsüzlük kapıyı çaldığında onlarla yıldızlarda buluşmak…
15 Mayıs 2026
Cemal BOZKURT / Kandıra
