Türkiye sol siyasetinde Haziran Ayaklanması bir dönemin başlangıcı için miheng taşı oldu. Ayaklanmanın öngünlerinden başlayarak devam eden yeniden yapılandırma tartışmaları; bazıları için “bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı” bir dönemi şekillendirirken, bazıları için ise ülke-bölge altüst olurken hiçbir şey olmamış gibi “sosyalizmin sorunlarını” tartıştığı fikri zeminlerin üretiminde ısrar olarak şekillendi. Marksist külliyata göre ayrım Almanca konuşanlarla, Fransızca konuşma zamanıdır diyenler arasında derinleşti. Özellikle 90’lu yıllarda şekillenen tasfiyeciliğin, yasalcılığın ve “elveda proleterya” selamının yansımaları içerisinde iktidar perspektifinin silikleşmesi, iktidarı alaşağı edecek araçlarında silikleşmesine yol açan bir dizi “birlik ve yeniden kuruluşçuluk” kavramlarına göre dizayn edilen sol siyaseti yedi yıl sonra başladığı yere geri getirdi. Aynı yedi yıl devrimci siyaseti, bu sol siyasetin “yenilgi” yıllarında ürettiği ve kodladığı tüm kavramlardan ve örgüt anlayışlarından koparak günün devrimci görevleri ve ihtiyaçları ile (geçirdiği fırtınalara rağmen) hemhal olan bir savaş partisi inşasında ileri bir düzeye ve konumlanmaya taşıdı. Kuşkusuz bu farklılaşma devrimci siyaset ve sol siyaset açısından “birlik – ittifaklar, yeniden yapılandırma” gibi başlıklarda da an itibari ile esasa ait ayrışma noktası olarak devam etmektedir.
Umut Gazetesi’nde yayınlanan “Kimle Neden Nasıl – Birlik ve İttifaklar” başlıklı yazıda ortaya konulduğu gibi “Devrimci siyaset meseleye programatik hedefler bütünlüğü ile yaklaşır. Bu hedeflere yakınlık / uzaklık dizilimi ile tarif edilen güçler; devrimci siyasetin stratejik birlik ve taktik ittifaklar politikalarını belirler…Stratejik olan doğrudan kapitalist devlet aygıtını hedefleyenlerle sömürünün kalbine taaruzu esas alan birleşik merkezin inşasıdır.” yaklaşımı, birleşik bir mücadelede ısrarı, sol liberalizmle ayrışma noktalarını ifade eder. Birleşik Devrimci Merkez / Kurmaylık olarak ifade ettiğimiz bu yaklaşım içerisinde meseleyi ele aldığımızda kuşkusuz sol liberalizme karşı da ideolojik mücadeleyi kapsayan bir dizi görevle yüz yüzeyizdir. Emperyalist kapitalist sistemin küresel krizi, emek-sermaye çelişkisinin keskinliği, neo-liberalizmin iflası, bölge savaşları ele alındığında burjuva kalemşörlerinden, devrimci yapılara, sol siyasetlerden, ting tang kuruluşlarına kadar ayaklanmaların artacağı, sol siyasetin yükseleceği, devrimci olanakların derinleşeceği bir devrin içinde olduğumuz herkesin malumudur. Devrimci siyaset açısından gelişen ve gelişme potansiyelleri yükselen bu olanaklar doğru değerlendirelemezse, kitlelerde açığa çıkan öfke reformist, yasalcı, liberal sol marifeti ile düzeniçileşen bir potada eritilerek sisteme yedeklenecektir. Böylesi kritik evrelerde “devrim” talebinin kitleselleştirilmesi, kitlelerin “devrimcileştirilmesi” doğru bir öncülük ve devrimci kurmaylık eliyle sürdürülebilir. Bu temelde devrimci öncülük, ideolojik öncülük olarakda kendini donatırken, sosyalist sol içerisine kümelenmiş sol liberalizme karşı ideolojik mücadeleyide güncel bir görev olarak yürütmelidir. Sol liberalizmle ve reformizimle ideolojik mücadele sürdürmek bu kümelenmeler içerisinde yer alan organizasyonlarla en geniş kitle eylemlerinde birlikte bulunmaya engel teşkil etmez. Ancak meselemiz Türkiye devrimini gerçekleştirmeye aday birleşik devrimci bir merkez yaratma ise bu ancak savaşma iradesi taşıyanlarla mümkün olabilir.
Son dönem sosyalist hareket içerisinde gündemleşen “birlik ve ittifaklar” konusuna bir girdide “21.yy sosyalizmi” için “yeniden kuruluş” olarak yapıldı. “Yeniden kuruluşçuluk” ihtiyacı ile yola çıkanların bir dizi kategorilendirme içerisinde devrimci siyasetle ilişkilenmelerini “ikinci” sırada tarif etmeleri “bolşevik köklerinin” istediği yeniden yapılandırmayı, iktidar gücüne karşı devrimci zoru kullanabilen, yasadışı çalışmayı esas almış, işçi sınıfının savaş örgütünü yaratma ihtiyacı ile yapmadıkları atfettikleri önem derecesi açısından ortadadır. Bu sonuca nasıl mı ulaşıyoruz? Elbette ki ilgili zeminin perspektif yazılarından.
“Yeniden Kuruluşçuluk” zemininin yedi yıl sonra bugün “başarısızlığa” uğradığı tespiti ile sorunu ele alan bir yazıda “Her şey, görüşler, yapılar, dünyanın durumu, eksen alınan ülkelerin hepsi zıddına dönüşecek ölçüde değişti ama değişmeyen tek şey kaldı, eski bölünmelerin izlerinden yürüyerek ayrı durmaya devam etmek. Aslında bu ciddi analiz farklılarının, taktiklerin, stratejilerin farklılıklarından kaynaklanan bir bölünme değil… Ama bir kesim inatçıydı. Her yenilgiden daha iyi yenilmek üzere çıkmaya kararlıydı” deniliyor. Yazar “inatçı kesim” olarak yeniden kuruluşçuları tarif etmektedir. İlgilenenler ilgili kaynaklardan edinebilir. Ancak devrimci siyaset açısından bu paragraf neyi yapılandırmak istediklerini anlatmaya kafi. Yeniden “yeniden kuruluşçuluğun” , yeniden neyin üzerine inşa edilmek istendiğini fazlasıyla ifade ediyor.
Yazara örneğine ruhunu veren Samuel Beckett’ in kararlılık üzerine ifade ettiği “yine dene, yine yenil” sözü -inatçılık- bahsinde kuşkusuz bir düzleme kadar doğru bir ifadedir. Ancak taraflar arasında “yenilgi” gibi kavramların oluşabilmesi için ortada bir kavga olması gereklidir. Edilmeyen kavganın ne yenilgisinden ne de başarısından söz edilemez. O nedenle bu ifadeye mana kazandıran gizli yüklemin kavga olduğu görülmektedir. Başka bir deyişle “yine yenilmek” için kavgaya devam etmen gereklidir. Ortada pratik olarakda sürdürülen bir savaş yoksa “yeniden yenilmek” denen şey eski yenilgi halinin sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Ayrıca esas konumuz burjuva iktidarını parçalamaya aday devrimci partiler ya da leninist örgüt inşası ise yola çıkma mottomuz ve önceliğimiz “daha iyi yenilmek” değil, “zaferi” nasıl kazanacağımızdır. Doğru cevaplar ancak doğru sorulardan elde edilir. Devrimci siyaset açısından doğru soru, sömürü iktidarına karşı “zaferi nasıl kazanacağız” sorusudur. Bu temelde sistem içi başka güçlere yedeklenerek faşizme “çelme atmak” yerine, faşizmi işçi ve emekçilerin özgücüne dayanarak nasıl paramparça edeceği sorunudur. Sorun, sistem güçlerinin iç mücadelesinde aradan çelme takan değil, faşizmle cepheden mücadele edecek bir cüretin kitleselleşmesinin yolunu açma sorunudur. Bunun için solun bir bölüğüne egemen olan “yenilgi ve savunmaya kilitlenme” döngüsünden kopuş devrimci siyasetin ileri adımıdır, doğum izidir. Bu kopuş “eski bölünmelerin izlerinden” yürümek yerine ancak dönemin devrimci ihtiyaçlarını belirleyerek, kendini yapılandırabilirdi. Çünkü alıntıladığımız yazıda da yazarında yer verdiği üzere “dünyanın durumu” değişmekteydi. Ve bu değişime göre konumlanmak ve bölünmek yazara göre “ciddi “ stratejik değerde bulunmasa da ve o daha çok bu bölünmeleri “çoğulculuk – monolitizm” ikileminde değerlendirsede, bugün için bir çok devrimci yapı açısından bölünmeler stratejik ciddiyettedir. Örneğin son beş yıldır AKP iktidarını “islami” faşizmin kurumsallaşması olarak tespit eden “yeniden kuruluşçuluk” buna rağmen siyaset araçlarını 90’larda-2000’lerde, 2010’lar da nasıl yürütmekteyse faşizmin kurumsallaşması tahlili sonrası da aynı “protestoculukla” yürütmektedir. Buna uygun yapılanmamak iktidar perspektifli strateji yerine yasalcılığı strateji haline dönüştürmektir. Bu yaklaşım 2010’lu yılların ilk yarısında devrim stratejisi için Leninst Parti’nin temelini oluşturan yasadışı mücadeleye yaklaşımı “grupçuluğun” üremesi basitliğine indirgeyerek terk etmiş, adeta pire için yorgan yakmıştır. Bu hatalı bir öngörü değil aksine iktidar perspektifinden vazgeçmenin bilinçli tercihidir. iktidarın açık biçimde kendi “yasal” araçlarını, yasalarını dahi aleni olarak rafa kaldırdığı dönemde “olağanüstü” bir devlet yapılandırılmasından bahsetmesine rağmen, kendi olağan araçlarında bir adım değişikliğe dahi gitmeden, “olağan biçimde yaşayarak” yeni çağrısında da yasal sınırlara hapsedilmiş mücadele önermeye devam etmektedir. Tam da bu “eski bölünmelerin ayak izlerinden yürüyerek” ayrı durmanın basit naifliği değil, stratejik bir ayrımın parmak izleridir. Bu ayrım kendini ve mevcut durumunu korumayı strateji haline getirmiş statükolaşmış sol ile her türlü zor altında militan mücadelede ısrar eden kendi varlığını devrimin varlığına feda eden derin stratejik bir ayrımdır.
40 yıldır yanıbaşımızda, son 10 yıldır bir adım ötemizde sömürge savaşları sürmektedir. Kürt halkı üzerinde sömürgeciliği derinleştiren Türk egemenleri, yakın bir dönem önce bölgesel güç olma yolunda Suriye’ de işgalciliğe, Libya’da savaş ihracına yöneldi. Türkiye bölge krizi ve savaşlarında bir aktör durumundadır. Clausewitz’ın ifadesi ile “savaş siyasetin silahla yürütülmesi” ise siyaset bölgede ve ülkede hem egemenler, hem ezilenler açısından silahla yürütülmektedir. Burjuvazi açısından da silahın önde yürüdüğü bir dönemi yaşıyoruz. Sosyalist solun bu savaş gerçekliğine göre yaşaması, Türkiye egemenlerinin “sınırötesinde” sürdürdüğü işgalciliğine karşı devrimci savaşı kendi hükümetlerine yöneltmesi de tarihsel “köklerimizde” yer alan devrimci tutumdur. Bu bölge ve ülke gerçekliğine göre konumlanmak, mücadelenin önceliklerine yerleştirmek ve enternasyonalist cepheler açmak stratejik bir yaklaşımı gerektirir. Bu yaklaşım ise beraberinde stratejik ittifak gücü ile ilişkilenmede daha köklü, ciddi sorumluluklar yükler. Devrimci siyaset; stratejik ittifak ve enternasyonalizmi salt dayanışma açıklamalarına indirgeyen, kitle eylemlerine temsili katılımı “strateji” haline getiren düşük düzey yaklaşım karşısında da eskinin ayak izlerini takip etmek yerine dönemin devrimci görevlerini inşa etmektedir. Tüm dünyadan enternasyonellerin katıldığı Kobane direnişinde dahi nasıl pozisyon aldığınız eskiye göre değil, günün devrimci görevlerine göre saflaşmayı belirler.
Ülkede açlık ve yoksulluk gündemini en ağır yaşayan işçi sınıfı ve emekçilerdir. Önemli bir güç bunun nedeni konusunda bir fikre sahiptir. İşçileri intihara sürükleyen nedenleri teşhir etmek elbette ki bir düzey sol siyasetin gündemidir. Ancak nasıl aç bırakıldığından öte bunun üstesinden nasıl geleceği dışardan bilinç taşımanın yanında eylemi de taşımayı gerektirir. Bir çok bölgede irili ufaklı işçi eylemlerinin artmasına karşılık bu eylemler etkili bir güce dönüşmeden karşı devrimci güçler tarafından hızla bastırılmaktadır. İşçiler doğrudan ya patronlar ya da polis gücü tarafından şiddete, işkenceye maruz bırakılmaktadır. Bunu aşmanın bir boyutunu örgütlülük düzeyi oluşturmakla birlikte, önemli bir düzeyini de sınıfın karşı zoru üretmesinden ve uygulamasından geçmektedir. Mücadeleyi buna göre yapılandırmak devrimci siyaset açısından iktidarı parçalama stratejisinin bir öğesidir. Kendisine yönelik bir saldırıda buna cevap üretmekten yoksun “mağduriyet” açıklaması yapan bir sol, mengene ile sıkıştırılmış işçi ve emekçilere yol açıcı hiç bir örnek sunamaz.
“Eski bölünmelerin izlerinden yürümek” metaforuna sadece “grupçuluğu” yüklemek, başkaca bir çok stratejik izleri görünmez kılar. Türkiye Devrimci Hareketinin tarihi rekabetçilik tohumlarını ekenleri kaydettiği kadar, Mahir Çayanların, Denizler için girdiği siper yoldaşlığı direnişini de kaydetmiştir. Bu direniş çizgisinin izinden yürüyenler yıllar sonra Kobanede savaşa katılarak hem birleşik mücadelenin, hem de enternasyonalizmin birleşik bir foruma dönüşmesine, Türkiyeli devrimci güçler ile Kürt Özgürlük Hareketinin Birleşik Devrim Mücadelesine öncülük etmiştir.
“Eski bölünmelerin izlerinde” sadece monolitizm – çoğulculuk ayrımı yoktur. Aynı zamanda TİP vb. reformizmine karşı ihtilalci devrimci çizgi arasında stratejik ayrım vardır. Kendi sağından medet umma anlayışından – statükoculuktan kopuş vardır.
Bugünün devrimci ihtiyacı yapısal-kuramsal tartışmalara sürüklenmiş eylemden ve sokaktan yalıtılmış, öncüleşme iddiası taşımayan, liberal, hedefi belirsiz birlik ve yeniden yapılandırma tartışmaları yürütmek değildir. Devrimci siyasetin ihtiyacı devrimin güncel görevlerini inşa etmektir. Bu görev Türkiye metropollerinde işçi sınıfı ve ezilenleri devrim talebi ile buluşturacak, bedel ödemenin yanında bedel ödettirme mekanizmalarını inşa eden, kitle çalışması içerisinde kök salmaya aday enternasyonalist devrimci sosyalist ve komünistlerin birleşik merkez kurmaylığını oluşturduğu bir cephenin inşasıdır
