Seçtiklerimiz

Seçtiklerimiz | Modern Ortadoğu’nun Şekillendirilmesi ve Filistin – Sendika Org

“Filistin’de tanıdığımız Tanrı’nın O’nu da terk ettiğinden, bu dünyada bir yerlerde mülteci olduğundan, kendi sorunlarını çözmekten aciz olduğundan ve patikada oturan biz mültecilerin bize bir çözüm bulmak için yeni bir kaderi beklediğimizden emindim. Biz kendimiz bir çözüm bulmakla sorumluyduk. Başımızı sokacak bir çatı bulmaktan sorumluyduk.”

Gassan Kenefani, Hüzünlü Portakallar Yurdu

Kudüs’ün batı eteklerindeki kayalık tepelerin arasında, zaman içinde donmuş bir köy bulunur. Boş kapıları yokluktan başka bir şeyi çerçevelemeyen, zarif kemerleri ve çökmüş çatıları olan taş evler yamaçlardan aşağıya doğru akar. Bir zamanlar çocukların oynadığı çatlak avlularda artık yabani otlar uzanmaktadır. Lifta köyü, 1948’deki Nekbe’nin fiziksel bir kanıtı olan, Filistin’in boşaltılmış yüzlerce köyünden belki de en sağlam kalanıdır. Edward Said 1970’lerde Lifta’yı ziyaret ettiğinde, yıkıntılar arasında durur ve kendisini uzanıp kadim bir zeytin ağacına dokunurken bulur; boynuzlu, inatçı, bakıcılarının yokluğuna rağmen hâlâ meyve veren bir ağaç. Sürgündeki oğul ile köklü ağaç arasındaki bu bağlantı anı, Said’in tahayyülünde güçlü bir metafor haline gelir: insanlar yerlerinden edilebilirken, hafıza o kadar kolay kökünden sökülemez! Ağaç, sömürgeci haritacılığın yaratmak istediği hafıza kaybına meydan okuyarak, onlarca yıllık siyasi silme işlemine sessiz tanıklığını sürdürmüştür. Said daha sonra “Bu ağaçların kalıcılığı”, diye yazacaktır, “resmi tarihler ya da emperyal tasarımlar tarafından yeniden yazılamayacak bir tür hafızayı temsil eder” (Said 2002, 412-417). Said, atalarından kalma bahçelerle fiziksel bir bağ kurduğu o anda hem entelektüel çalışmalarını hem de Filistin deneyimini tanımlayacak olan o temel paradoksla yüzleşir: mülksüzleştirme coğrafyayı değiştirebilir ama tarihi silemez. Bütün o yıkıma inat yaşamaya devam eden doğa, modern Ortadoğu’yu baştan aşağı şekillendirmeye devam eden sosyo-politik güçlere tanıklık eder. İşte tam da emperyal tasarım ile yaşanmış gerçeklik, resmi anlatılar ile somutlaşmış hafıza arasındaki bu gerilim, Cenk Ağcabay’ın bu son eserinde vücut buluyor.

Modern Ortadoğu’nun tarih yazımı hem akademik hem de siyasi alanda meşruiyet için yarışan rakip anlatılarla uzun zamandır tartışmalı bir alan olmuştur. Ağcabay’ın son eseri olan Modern Ortadoğu’nun Şekillendirilmesi ve Filistin, çağdaş Ortadoğu’nun oluşumuna dair yaygın anlatıları yapı-sökümüne uğratarak, tarihsel materyalizm, eleştirel jeopolitik ve post-kolonyal analizin ustalıkla bir araya getirildiği bir sentez niteliğinde. Geç Osmanlı döneminden kolonyal bölünmeye, İsrail’in şiddetle doğuşuna ve Siyasal İslam’ın ortaya çıkışına kadar sistematik bir şekilde ilerleyen bu kapsamlı çalışma, bölgenin emperyal tasarımlar altında geçirdiği dönüşüme açık bir şekilde eleştirel bir bakış açısı getirmektedir. Bölgedeki mevcut çatışmaların nedenlerini özcü kültürel farklılıklara veya ilkel karşıtlıklara bağlamak yerine, meselelerin çok boyutlu tarihsel temellerini derinlemesine incelemektedir. Kitabın, sadece geniş tarihsel kapsamıyla değil, metodolojik titizliğiyle de zihniyet dünyalarımıza önemli bir katkı sunacağına şüphe yok.

Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran en temel özelliği, sömürgeci anlatıların dev dalgaları arasında kaybolmuş yerel aktörlerin, gündelik hayatın akışı içerisindeki aktif failliğini bütün kısıtlı koşulları içerisinde ön plana çıkarmasıdır. Bugün Ortadoğu’da akan kanın, emperyal haritacıların sıra sıra kazdığı kanallardan süzüldüğünü çok iyi bilen Ağcabay, bölge halklarını, Avrupa modernitesini kafası önüne eğik şekilde takip eden pasif alıcılar olarak tasvir eden Oryantalist açıklamaları ve bazen yerli elitler arasındaki karmaşık iş birliği ve direniş örüntülerini gizleyen milliyetçi mitolojileri baştan reddediyor. Bunu yaparken de Avrupalı emperyal güçlerin bölgenin kaynakları ve stratejik konumları üzerindeki kontrollerini sürdürmek için açık askeri işgalden yerel vekiller aracılığıyla dolaylı yönetime kadar çeşitli mekanizmaları nasıl kullandıklarını titizlikle belgeliyor. Bu metodolojik çoğulculuk, yazarın analitik tutarlılıktan ödün vermeden geniş perspektifli yapısal analiz ile ayrıntılı tarihsel detaylar arasında gezinmesine olanak tanımışa benziyor. Örneğin, coğrafi bir tanımlama olarak “Yakın Doğu”dan “Ortadoğu”ya geçişi incelerken, bu terminolojik evrimin salt anlamsal bir tercihten ziyade değişen emperyal öncelikleri ve idari gereklilikleri nasıl yansıttığını bizlere göstermiştir. Ağcabay’a göre Yakın Doğu’nun Ortadoğu’ya dönüşmesi, bölge halklarının askeri ve siyasi boyunduruk altına alınmasından önce gelen kavramsal bir sömürgeleştirmeye işaret etmektedir. Adlandırma politikalarına gösterilen bu ilgi, görünüşte tarafsız olan coğrafi tanımlamaların bile nasıl emperyal bilgi üretimi ve kontrol araçları olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.

Kitap, Napolyon’un Mısır seferiyle (1798-1801) başlıyor. Başlamak için bu tarihsel noktanın seçilmesinin temel sebebi, bu askeri müdahalenin, Avrupa’nın emperyal yayılmasının daha geniş kalıpları içine dikkatle yerleştirilerek ele alınmasının gerekliliğidir. Ağcabay, Napolyon’un işgalini münferit bir olay ya da Mısır’da “modernitenin” başlangıcı olarak tasvir etmek yerine, bunun zaten var olan Avrupa ekonomik nüfuzunun yoğunlaşmasını nasıl temsil ettiğini göstermektedir. Bölümün sonunda anlatılan “Büyük Kahire Ayaklanması”, kitap boyunca işlenen tematik bir konu olan Avrupa tecavüzüne karşı yerli direnişinin ilk biçimlerini göstermek için Ağcabay tarafından tarihsel marjinalleştirmeden kurtarılmıştır.

Kitabın ikinci bölümünde Osmanlı’nın en çalkantılı ve sonunun başlangıcı olan dönemini ortaya koyan Ağcabay’ın Mehmed Ali Paşa’yı ele alış biçimi, hem onu Mısırlı bir kurtarıcı olarak tasvir eden milliyetçi ‘methiyenamelerden’ hem de onu yalnızca bir “modernleştirici” olarak gören Avrupa-merkezci okumalardan farklıdır. Bunun yerine, onun reformlarını, Avrupa askeri ve idari tekniklerini seçici bir şekilde benimseyerek Avrupa egemenliğine direnmeye çalışan, yarı-çevre bir devletin çelişkili yapısı içinde konumlandırır. Ağcabay’ın gözlemlediği üzere, Mehmed Ali Paşa’nın reformları, basit manada bir Batılılaşma değil, nihayetinde Mısır’ın gelişmekte olan dünya sistemine ikincil entegrasyonunu pekiştiren savunmacı bir modernleşme stratejisini temsil etmekteydi. Ancak Britanya bu stratejiyi sezmekte gecikmez ve keskin kapitalist hançeri Mısır’ın kalbine saplar. 1841 Londra Anlaşması ile Paşa, kapitülasyonları kabul etmek zorunda bırakılır ve kapitalizmin ilk gerekliliği olarak Mısır’ın “sınai gelişmesi ve ekonomik bağımsızlığı sona erdirilir; savaş sanayiine ilişkin yatırımları terk edilir, okulların çoğu kapatılır ve kamu yatırımı projelerine son verilir”. Bu incelikli değerlendirme ile Ağcabay, Şark Meselesi’nin merkezinde bulunan emperyal hedeflerin ilkini oldukça ayrıntılı bir biçimde ortaya serer.

Kapitalist sömürgeciliğin yayılma tarzının yarattığı hakimiyet ve bağımlılık ilişkilerinin cisimleştiği Mısır ile ayyuka çıkan Şark Meselesi’nin ele alındığı bölüm, Osmanlı topraklarının nasıl Avrupa’nın diplomatik manipülasyonunun ve emperyal rekabetin nesnesi haline geldiğine dair sofistike bir analiz sunmaktadır. Ağcabay, Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa entrikalarının pasif bir alıcısı olarak ele almak yerine, Osmanlı elitlerinin Avrupalı güçleri birbirlerine karşı kullanmak da dahil olmak üzere kendi hayatta kalma ve uyum stratejilerini nasıl geliştirdiklerinin altını kalın çizgilerle çizer. Bu bağlamda kitapta, Tanzimat reformları başarısız Batılılaşma çabaları olarak değil hem dış baskıları hem de iç çelişkileri yansıtan “kapitalist sömürüye adaptasyonlar” olarak yorumlanıyor. Ağcabay bu analizinde, Hikmet Kıvılcımlı’nın Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet süreci ile ilgili şu çıkarımından feyz almaktadır: “Hepsinin tek sonucu aynı yola çıktı. Türkiye, kapitalist sömürüye daha elverişli kılındı. Yabancı Finans-Kapital, Türkiye’deki Tefeci-Bezirgân ekonomisi ile derebeyi artığı zümreleri daha iyi yedeğine aldı”.

Kitabın Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nı ele alışı, çatışmanın bölgedeki temel yönetim yapılarını bir ameliyat edasıyla nasıl dönüştürdüğünü incelemek için geleneksel diplomatik tarihin ötesine geçiyor. Pek çok emperyal hikâyede olduğuna benzer biçimde, Ortadoğu’yu şekillendiren Avrupa müdahalesinin nasıl meşrulaştırıldığının ortaya koyulması ile birlikte Ağcabay, Osmanlı’nın “Savaşın alevleri arasında” işlediği “büyük suçu” ayrıntılı bir şekilde anlatısına eklemiştir. Böylece bu feci olayı, daha geniş emperyal parçalanma ve yükselen etnik-dini milliyetçilik kalıplarına bağlama konusunda önemli bir katkı sunmaktadır. Fakat kitabın üçüncü bölümünün alametifarikası Ağcabay’ın Sykes-Picot Anlaşması’nı incelerken ortaya koyduğu olağanüstü analitik hassasiyette saklıdır. Anlaşmanın analizi özellikle aydınlatıcıdır çünkü yazar bu kötü şöhretli bölünme planını daha geniş jeopolitik bağlamına yerleştirirken aynı zamanda mimarlarının bireysel ideolojik eğilimlerini de incelemektedir. Kitap, bu kötü şöhretli taksim planını bölgedeki sorunların tek kaynağı ya da sadece alelade bir diplomatik düzenleme olarak ele almak yerine, Osmanlı toprakları üzerinde gerçekleştirilen bu kartografik ameliyatı, savaşın acil askeri gereklilikleri, uzun vadeli emperyal hırslar ve mimarlarının biyografik yörüngeleri gibi çoklu bağlamsal çerçevelere yerleştirmektedir. Dolayısıyla Ağcabay’ın bu analitik analizinin tarih yazımına katkısı, “savaş sonrası oluşan Ortadoğu’nun, aslında, yıllar içerisinde bir “kurucu mite” dönüşmüş olan Sykes-Picot ile çerçevesi çizilen politik mimariden ibaret olmadığı” şeklinde özetlenebilir.

Kitabın “Haşimiler” ve “Arap İsyanı” ile ilgili bölümleri, hem ‘ihanet’ anlatısının safça kabul edilmesinden hem de Arap aktörlüğünün alaycı bir şekilde reddedilmesinden kaçınan özellikle incelikli bir biçimde işlenmiş bir değerlendirme sunmaktadır. Ağcabay, Osmanlı hakimiyeti altındaki Arap coğrafyasında gelişen milliyetçi hareketlerin ortak platformu olan Arap Kongresi’nden ve o dönemin gizli milliyetçi faaliyetleri çerçevesinde ortaya çıkmış El-Fetat, el-Müfid gibi organların varlığını detaylı bir şekilde anlatısına ekler. Ayrıca, Şerif Hüseyin ve oğullarının gerçek Osmanlı karşıtlığı ile kişisel hırs ve stratejik hesap hatalarını birleştiren karmaşık motivasyonlarını inceleyerek, yerel aktörlerin kendi gündemlerini takip ederken emperyal tahakkümün kısıtlamalarını nasıl aştıklarını da ayrıntılı bir şekilde gösterir. Sonuçta ortaya çıkan analiz ne Arap direnişini romantikleştirir ne de onu salt emperyal manipülasyonlara indirger. Bu türden biyografik bağlamsallaştırmaların dahil edildiği bakış açıları, bireysel aktörlerin kültürel varsayımlarının görünüşte kişisel olmayan jeopolitik düzenlemeleri nasıl şekillendirdiğine dair anlayışımızı zenginleştirmektedir.

Kitabın dördüncü bölümü ile birlikte odak, Ortadoğu’yu şekillendiren karmaşık tarihsel dinamiklerden Filistin meselesi üzerine doğru kaymaya başlıyor. Ortadoğu’nun Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bitişiyle birlikte sert bir yeniden şekillendirilme sürecine sürüklenmesi, o dönemin en moda yönetim sistemini de beraberinde ortaya çıkartmıştır: manda sistemi. Bu bölümdeki Bolşevik Devrimi’nin jeopolitik manzarayı nasıl dönüştürdüğü, Batı emperyalist çerçevelerine meydan okuyan alternatif kurtuluş vizyonları sunduğu ve sömürgeci güçleri manda sistemi gibi daha sofistike kontrol yöntemleri geliştirmeye zorladığı konusundaki inceleme oldukça ilginçtir. Ağcabay, çiçeği burnunda Milletler Cemiyeti’nin mandaları “medeniyetin kutsal emanetleri” olarak nitelendirmesini kabul etmez ve hatta bunu reddeder. Bunun yerine, bu sistemin nasıl, Oryantalist manada yeni bir “uygarlaştırma misyonu” olarak işlediğini ve halkları kendi kendilerini yönetmeye hazırlama kisvesi altında nasıl Avrupa egemenliğinin devamını meşrulaştırdığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Kitabın bu bölümü, özellikle Filistin’de tesis edilen manda yönetiminin ayrıntılı bir şekilde incelenmesi yoluyla, bu düzenlemelerin Avrupalı emperyalistlerin ekonomik çıkarlarını sistematik olarak nasıl ayrıcalıklı hale getirip, yerli halkın gerçek bağımsızlık taleplerini nasıl boşa çıkardığını ve Filistin’deki Siyonist planları nasıl desteklediğini ortaya koymaktadır.

Ağcabay’ın Balfour Deklarasyonu’na ilişkin değerlendirmesi, bu tartışmalı belgeye ilişkin yazılıp çizilenleri sıklıkla karakterize eden kutuplaşmış yaklaşımlardan kaçınmaktadır. Bunun yerine, bildirgeyi, İngiliz emperyal stratejisi, uluslararası Siyonist lobicilik, İngiliz iç siyaseti ve Avrupa sömürgeciliğinin daha geniş ideolojik akımları şeklinde özetlenebilecek çoklu bağlamlar içinde, daha geniş Avrupa emperyalist manevralarının bağlamına dikkatle konumlandırır. Ağcabay, Theodor Herzl ve David Ben-Gurion gibi şahsiyetlerin diplomatik yazışmalarından özel günlüklerine kadar birincil kaynakları inceleyerek, politik Siyonizmin ideolojik temellerini ve Avrupa sömürgeciliğiyle karmaşık bağlantılarını, Hüseyniler gibi önde gelen ailelerin karmaşık rolü ve Filistin’e yönelik rekabet eden iddialar ile birlikte bir nakış gibi örerek okuyucuyu aydınlatmıştır. Kitabın bu bölümü, bildirgenin “Yahudi halkı için bir ulusal yurt” konusundaki kasıtlı muğlaklığının diplomatik kesinsizliği değil, gelecekteki İngiliz politikası için azami esneklik sağlayan stratejik hesaplamayı yansıttığını ortaya koyması açısından oldukça önemlidir. Öyle ki, Ağcabay’ın Gideon Levy’ye referansla altını çizdiği üzere, bu deklarasyon ile birlikte tarihte ilk defa “bir imparatorluk henüz ele geçirmediği bir toprağı üzerinde yaşayan insanlara sormadan, o topraklarda yaşamayan başka insanlara söz vermiştir”.

“Devrimci Dalga Doğu’da” başlıklı beşinci bölüm, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından Ortadoğu’yu saran devrimci, sömürgecilik karşıtı dalganın panoramik bir görünümünü sunmaktadır. Irak’tan Mısır’a, İran’dan Filistin’e uzanan ve tüm Anadolu boyunca devam eden çeşitli sömürgecilik karşıtı ayaklanmaların, emperyalist güçler tarafından dayatılan düzene karşı tutarlı bir direniş modeli oluşturduğunu bizlere gösterir. Ağcabay’ın ustalığı, bu hareketlerin, belirli ulusal bağlamlara kök salmış olmalarına rağmen, nasıl birbirine bağlı ve karşılıklı olarak güçlendirici olduklarına dair ortaya koyduğu incelikli analizde kendisini gösterir. Bölüm, İslam toplumlarının doğası gereği pasif veya kaderci olduğu yönündeki Oryantalist varsayımlara etkili bir şekilde meydan okuyarak, bunun yerine onların dinamik devrimci potansiyelini ortaya çıkartır. Ayrıca, Bolşevik Devrimi’nin Ortadoğu’daki hareketler üzerindeki katalizör etkisine ilişkin analiz ile birlikte Sovyetlerin emperyalizm karşıtı söyleminin ve ulusal kurtuluş hareketlerine verdiği pratik desteğin bölgesel güç dinamiklerini nasıl temelden değiştirdiğine yönelik anlatı da bir hayli önemlidir.

Bu bölümün ayırt edici özelliği, her sömürgecilik karşıtı mücadelenin hem ortak yönlerini hem de kendine özgü özelliklerini tarihsel marjinalleştirmelerden kurtararak ortaya koyan ayrıntılı vaka çalışmalarında oluşuyor olması. 1920 Büyük Irak İsyanı’ndan 1919 Mısır Devrimi’ne, Kürt direniş hareketlerinden 1925 Suriye Büyük İsyanı’na kadar yazar, emperyalist böl ve yönet stratejilerinin nasıl çoğu zaman geri teptiğini ve istemeden de olsa ezilenler arasında mezhepler-ötesi birliği nasıl teşvik ettiğini gösteriyor. Öte yandan, İbn Suud’un İngiliz desteğiyle Arabistan’da tek iktidar haline gelmesi gibi, emperyalist güçlerin yerel kuvvetleri nasıl başarılı bir şekilde yanlarına çekebildiğini gösteren karşıt anlatılar da bu bölümde mevcut. Son tahlilde Ağcabay, tüm bu anlatılar boyunca, sömürgecilik karşıtı hareketlerin kökenindeki itici güç olan sınıflar-üstü ittifakların, burjuva milliyetçi unsurların daha radikal halk taleplerini ihanete uğratarak emperyalist güçlerle uzlaşma aradıkça nasıl sıklıkla parçalandığını etkili bir şekilde gösteriyor. Bunun devamında ortaya çıkan, sömürge karşıtı hareketlerdeki sınıfsal bölünmelerin de bu hareketlerin dönüştürücü potansiyelini nasıl sınırladığına dair özellikle uyarılarda bulunuyor.

Kitabın son bölümü, Filistin’in sömürgeleştirilmesini kapsamlı bir şekilde inceleyerek, Jabotinsky’nin “Demir Duvar” teorisinden Nekbe’ye kadar uzanan, Filistin halkının feci bir şekilde yerinden edilmesinin koşullarının nasıl yaratıldığını ve Siyonist yerleşim sürecini tüm tarihsel çıplaklığıyla ortaya koyar. Bu bölümün ve hatta bütün kitabın, zihniyet dünyamıza belki de en önemli katkısı, sömürge koşulları altında sınıf oluşumunun titiz bir analizi vasıtasıyla, özellikle Filistinli Arap yönetici sınıfının, önce “Büyük İsyan”ın bastırılmasına, akabinde de Siyonist yerleşim ve İngiliz emperyal yönetiminin tecavüzlerine nasıl yön verdiğinin ve ilerleyen işgal sürecine nasıl uyum sağladığının ortaya koyulmasıdır.

Bu bölümün başında yer alan Zeev Jabotinsky’nin “Demir Duvar” doktrininin analizi, Siyonist yerleşimin temel paradoksunu ortaya koymaktadır: Avrupalı Yahudiler için bir kurtuluş hareketini temsil ettiğini iddia ederken aynı zamanda yerli Filistinli nüfusun tabi kılınmasını veya yerinden edilmesini gerektirmektedir. Bu doktrin, başlangıçtaki ideolojik ayrılıklara rağmen tüm Siyonist fraksiyonların fiili politikası haline gelmiştir. Bu süreçte özellikle değerli olan, Churchill gibi figürlerin Siyonist özlemleri kamuoyu önünde savunurken özel olarak bunların sömürgeci doğasını kabul ettiğini gösteren İngiliz emperyalist suç ortaklığının detaylı analizidir.

Yanı sıra bu bölümdeki 1936-1939 Filistin isyanına ilişkin anlatı, isyanı yalnızca milliyetçi bir ayaklanma olarak değil, farklı sınıfsal boyutları olan karmaşık bir toplumsal hareket olarak tasvir etmesi bakımından özellikle değerlidir. Ağcabay, isyanın şehirli profesyoneller ve tüccarlar tarafından başlatılan bir genel grev olarak başladığını, ancak hem sömürge yönetimine hem de yerel toprak ağalarına karşı kırsal şikayetleri yansıtan önemli köylü katılımını içerecek şekilde nasıl geliştiğini belirtir. Bu sınıf analizi, aksi takdirde salt milliyetçi ya da din temelli bir çatışmaya indirgenebilecek olan isyanın anlaşılmasına önemli bir derinlik katmıştır. Bu bağlamda Ağcabay, Filistinli toprak sahibi sınıf kesimlerinin Siyonist toprak edinimini kolaylaştırırken aynı zamanda milliyetçi bir muhalefeti nasıl dillendirdiklerini ikna edici bir şekilde belgeler: “Filistin’in Arap egemen sınıfı ağırlıklı olarak tefeci-bezirganlık geleneğine yaslanıyordu. Bu sınıfsal zemin onun sınırlarını, kapasitesini ve temel davranış kalıplarını büyük ölçüde belirliyordu.” Tefeciliğe ve tüccar kapitalizmine olan bu bağımlılık, Filistinli Arap yönetici sınıfının kapasitesi ve temel davranış kalıpları üzerinde sınırlamalar oluşturmuştur. Bu sınıf analizi Filistin’in ötesine uzanarak, bölgedeki geleneksel elitlerin çıkarlarını, özellikle de yeniden dağıtımcı ekonomik gündemleri olan yeni milliyetçi hareketlerden ziyade emperyal güçlerle nasıl daha uyumlu bulduklarını incelemektedir.

Bölüm, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası güç geçişinin İngiltere’den Amerika Birleşik Devletleri’ne kaymasının İsrail’in kuruluşunu mümkün kılan uluslararası koşulları nasıl yarattığının anlatısıyla devam eder. Burada, Filistin halkına yönelik etnik temizlik operasyonlarının, resmi devlet ilanından veya Arap ordularının müdahalesinden çok önce başladığı titizlikle ele alınır. Ağcabay, 1948 savaşını ve bunun sonucunda ortaya çıkan Nekbe’yi ele alırken önemli bir tarih-yazımı müdahalesi yapar ve David Ben-Gurion’un günlüğüne yazdıkları ve bölgeye nüfus transferlerinin ardındaki kasıtlı planlamayı ortaya çıkaran birincil kaynakların dikkatli entegrasyonu ile Filistinlilerin yerinden edilmesinin, kendi kendilerine topraklarından kaçtıklarına indirgendiği anlatılara meydan okur. Bu analizinin en etkileyici yönü, 1948 Arap-İsrail Savaşı anlatısının titiz bir şekilde yapı-bozuma uğratmasıdır. Arap koalisyonundaki iç çelişkileri, özellikle Ürdün monarşisinin ayrı gündemini ve Siyonist liderlikle önceden yapılan düzenlemelerini inceleyerek, “sahte savaş” olarak tanımladığı şeyi ortaya çıkarır; bu savaş Arap rejimlerince öncelikle yerel kitleleri yatıştırmak ve yönetici elitlere fayda sağlayan toprak düzenlemelerini kolaylaştırmak için yapılmıştır. Ağcabay’ın siyasi taahhütleri, özellikle Arap burjuva-feodal yönetici sınıflarına yönelik eleştirisi etrafında kümelense de ortaya koyduğu tarihsel kanıtlar, en baştaki merkezi tezini ciddi şekilde destekleyecek kadar önemlidir: Nekbe, tarihin trajik bir kazası değil, emperyalist güçlerin mümkün kıldığı ve öncelikli taahhütleri Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesinden ziyade kendi bekaları olan komşu Arap rejimlerinin suç ortaklığıyla kolaylaştırılmış, onlarca yıllık sistematik sömürgeci planlamanın doruk noktasını temsil etmektedir.

Kitabın analitik gücü, Ortadoğu’nun mevcut yapısını belirli tarihsel süreçlere dayandıran tutarlı bir açıklayıcı çerçevede disiplinler arası perspektifleri bir araya getirmesinden kaynaklanmaktadır. Ağcabay, sömürgeci epistemolojileri metodik bir şekilde parçalayarak emperyal stratejilerin yerel toplumsal yapılarla nasıl etkileşime girdiğini ve kendine özgü siyasi oluşumlar ürettiğini inceleyen ‘materyalist soybilim’ olarak adlandırılabilecek bir yaklaşım kullanmaktadır. Bu yaklaşım, maddi çıkarların her zaman kültürel çerçeveler, siyasi kurumlar ve direniş hareketleri aracılığıyla nasıl dolayımlandığını göstererek hem kültürel özcülükten hem de ekonomik determinizmden kaçınmaktadır. Bu bağlamda, çalışmanın kavramsal mimarisi, birbirine bağlı birkaç analitik sütun üzerinde yükselmektedir. İlk olarak, Ortadoğu’daki gelişmeleri küresel sermaye birikimi ve emperyal rekabet kalıpları içine yerleştiren emperyalizmin ekonomi politiğini kullanmaktadır. İkinci olarak, sömürge yönetiminin yerli siyasi yapıları nasıl dönüştürdüğünü inceleyen tarihsel bir devlet oluşumu sosyolojisini harekete geçirmektedir. Üçüncü olarak, emperyal güçlerin Ortadoğu halklarını nasıl kategorize ettiğini, tanımladığını ve nihayetinde yönettiğini sorgulayan eleştirel bir bilgi üretimi antropolojisi uygulamaktadır. Son olarak ise, bu emperyal bağlamlar içinde ötekileştirilmiş grupların failliğini geri kazandıran madun perspektiflerini içermektedir.

Modern Ortadoğu’nun Şekillendirilmesi ve Filistin, bölgenin oluşumuna dair anlayışımızı temelden yeniden yapılandıran dönüm noktası niteliğinde bir yapıt. Kitabın en önemli teorik katkısı, post-kolonyal eleştiriyi materyalist analizle bütünleştirerek hem kültürel özcülükten hem de ekonomik determinizmden kaçınmasında yatmakta. Emperyal hırsların, yerel iş birliklerinin ve direniş hareketlerinin etkileşiminin çağdaş Ortadoğu’yu nasıl ürettiğini titizlikle yeniden inşa eden Ağcabay’ın son eseri, bizlere, son tahlilde, Ortadoğu’nun mevcut yapısının, yerli kültürel kalıpların doğal bir ifadesi değil de yerel direniş ve uzlaşmayla değiştirilmiş emperyal tasarımların bir tortulaşması olduğunu göstermektedir.

Kaynak: Modern Ortadoğu’nun Şekillendirilmesi ve Filistin | Sendika.Org

Paylaşın