Yeni Eksen Arayışları: Çin-Rusya-İran-Türkiye ve Venezuela İlişkilerinde Çikarlar – Çelişkiler – Hedefler
1) Krizin İçinde Yeni Bir İttifak
Venezuela, önceki iki yazıda da belirttiğimiz gibi Filistin’den sonra yirmi birinci yüzyılın en derin ekonomik, siyasal ve insani krizlerinden birini yaşıyor. ABD öncülüğündeki emperyalist ablukalar, petrol tekellerinin çıkarına göre biçimlendirilmiş yaptırımlar ve uluslararası mali sistemin kontrolü, ülkenin üretici güçlerini boğmuş durumda. Buna karşılık Maduro hükümeti, kendi varlığını sürdürebilmek için —Lenin’in “emperyalizm çağında küçük devletlerin çaresiz manevraları” dediği biçimde— yeni müttefikler arayışına girdi. Bu arayış, onu Çin, Rusya, İran ve son yıllarda dönemsel olarak giderek artan biçimde Türkiye gibi emperyalizmin göbekten işbirlikçisi otoriter kapitalist ülkelerle stratejik ilişkilere yöneltti.
Bu yeni ortaklıklar, yüzeyde “egemenlik” ve “bağımsızlık” söylemleriyle sunulsa da, gerçekte bir bağımlılık ilişkisi biçiminde işliyor. Emperyalist merkezlerle çelişen, fakat kendi çevrelerinde bölgesel güç olma eğilimleri gösteren orta güçlerin (Türkiye(!), Rusya, İran vb.) Venezuela gibi ülkelerle kurdukları ilişkiler, yeni bir yarı-sömürgecilik biçimi yaratır mı diye sormak gelecek açısından zararlı olmaz.
Türkiye-Venezuela hattında 2016 sonrası yaşanan yakınlaşma, bu bağlamda, Latin Amerika’daki emperyalist paylaşım savaşının başka bir yüzünü temsil ediyor: yaptırımların altınla, gıdanın rüşvetle, dayanışmanın ise otoriter pragmatizmle takas edildiği bir yeni düzen.
2) Türkiye–Venezuela İlişkilerinin Arka Planı: Darbeden Dayanışmaya
2016’da Türkiye’deki başarısız darbe girişimi, Erdoğan rejiminin Batı ile bağlarını bir süreliğine zayıflattı. Bu olay, Ankara’yı hızla taktiksel olarak Rusya, Çin ve İran gibi müttefiklere yaklaştırırken; Latin Amerika’da uzun süredir ABD baskısı altında olan Caracas yönetimiyle de bir zeminde buluşturdu.
Maduro, darbe girişimi sonrasında Erdoğan’a verdiği destekle iki ülke arasında “rejimsel dostluk” kanalını açtı. Her iki lider de kendilerini “Batı’nın komplolarına direnen liderler” olarak tanımladı. Bu siyasal pragmatik ortaklık kısa sürede ekonomik bir alana da yayıldı:
- 2018’de Venezuela, ABD’nin altın sektörüne uyguladığı yaptırımların ardından 23,6 ton altını (yaklaşık 900 milyon dolar) Türkiye’ye ihraç etti.
- Bu altının “rafinaj” bahanesiyle Türkiye’ye getirildiği, ancak büyük kısmının Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden yeniden ihraç edilerek likiditeye çevrildiği ortaya çıktı.
- Aynı dönemde Türkiye, Venezuela’nın devlet sübvansiyonlu gıda programı CLAP için temel gıda maddeleri tedarik etmeye başladı. Böylece altın–gıda mekanizması, İran’la yürütülen “gaz–altın” modelinin Latin Amerika’daki versiyonu hâline geldi.
Bu ticaret, her iki ülkenin çıkarına işledi. Türkiye’de işbirlikçi AKP–MHP faşist rejimi ve çevresindeki şirketler kısa vadeli döviz akışı sağlarken, Maduro hükümeti uluslararası izolasyonu kısmen kırdı.
Zaten ABD’nin 2018’de Venezuela’nın altın sektörüne getirdiği yaptırımlar “insan hakları ve demokrasi” adına açıklanmış olsa da, gerçekte küresel altın piyasasının kontrolünü merkezde tutma amacını taşıyordu. Venezuela’nın Türkiye’ye yönelimi, bu tekelci dengeyi bozma girişimiydi.
Ancak Türkiye’nin Maduro yönetimiyle kurduğu altın ticareti, kısa vadeli finansal kazanç dışında, Venezuela için yeni bir bağımlılık zinciri yarattı. Çünkü:
- Venezuela’nın altın rezervleri hızla azaldı; üretim, kaçak madencilik ağlarının kontrolüne yönelmeye başladı.
- Türkiye’ye giden altının büyük kısmı, yeniden ihraç edilerek küresel finans sermayesinin dolaylı denetimine girdi.
- CLAP gıda programı, halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak yerine, rejim yanlısı bürokrasinin rüşvet ağlarının merkezine dönüştü.
Bu tablo, esasen emperyalist sistemin iç çelişkilerini gösteriyor: ABD’nin yaptırımları bir ülkeyi Rusya, Çin, İran ve Türkiye gibi güçlere yaklaştırırken, bu ülkeler de kendi birikim krizlerini dışarıya ihraç ederek Venezuela üzerinden nefes alıyor ve emperyalist merkez kuvvetlere küçük darbeler vuruyorlar. Burada Rusya ve Çin ile Türkiye’nin Venezuela ile kurdukları ilişkilerin niteliksel olarak nispeten farklı olduğunu belirtmek gerekli.
3) Emperyalist Baskı ve Kapitalizmin Çelişkileri
Lenin; Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde “Dünyanın birkaç büyük tekel arasında paylaşımı tamamlandığında, küçük devletlerin kendi kaderini tayin etme özgürlüğü yalnızca kâğıt üzerinde kalır.” demişti. Bugün Venezuela örneği bu tespitin canlı bir kanıtıdır.
ABD emperyalizmi, Latin Amerika’daki hegemonyasını korumak için hem askerî hem ekonomik araçlar kullanıyor. Venezuela’nın petrollerine el koyma, PDVSA’ya (devlet petrol şirketi) yaptırımlar, merkez bankasının varlıklarını dondurma gibi adımlar, bir ülkenin finansal boğulması anlamına geliyor. Bu abluka, bir yandan ülkeyi diz çöktürmeyi hedeflerken, öte yandan Maduro yönetimini Rusya ve Çin gibi “alternatif merkezlerin” etki alanından uzak tutmayı amaçlıyor.
Türkiye açısından ise bu durum, emperyalist sistem içindeki ikincil bir güç olarak manevra alanı yaratıyor. Ankara, NATO üyesi olmasına rağmen Batı’yla çatışma görüntüsü vererek hem iç siyasette “anti-emperyalist” pozlar takınıyor (sahtekârca İsrail karşıtlığı yaptığı gibi) hem de ekonomik olarak Venezuela gibi izole ülkeler üzerinden yeni rant kanalları açıyor. Ancak bu “bağımsızlık” değil, kapitalist dünya sisteminde kazanma çabasıdır.
Gerçekte Türkiye’nin Venezuela’daki faaliyetleri, ulusal burjuvazinin çıkarına yürütülen bir ekonomik ilişkidir. Altın karşılığında düşük kaliteli gıda ürünleri ve teknik ekipmanlar satmak, karşılıklı dayanışma değil, krizlerin karşılıklı sömürüsüdür.
4) Yaptırımların Gölgesinde
Trump yönetiminin yeniden iktidara gelişi, Venezuela’ya yönelik sert açıklamalarıyla Washington’un “arka bahçesi” doktrinini canlandırdı. Trump yönetiminin uyuşturucu ticareti/trafigi ve “enerji güvenliği operasyonu” söylemi açıkça askerî müdahale zeminini hazırlıyor. Pentagon kaynakları ve basına yansıyan görüntüler (ABD bugüne kadar bilinen 17 tekneyi bombayarak 67 insani öldürd. Karayiplerdeki ABD Donanması’nın hareketliliğini doğrularken; Amerikan kamuoyu “petrol fiyatları, göç dalgaları ve Çin etkisi” ekseninde yeni bir savaş psikolojisine hazırlanıyor.
Yeni Trump yönetimi ABD ekonomisindeki yapısal krizi çözemedi — tam tersine derinleştirdi. 2025’te federal borç 37 trilyon doları aştı; işsizlik oranı %8’e dayandı. Bu kriz, Washington’un dış politikada saldırgan bir hatta yönelmesini kolaylaştırdı. ABD’nin Venezuela’yı hedef seçmesi yalnızca enerji kaynaklarıyla ilgili değil; çöküş halindeki hegemonyasını askerî yolla restore etme girişimidir. Bu nedenle Amerikan basını açıkça “Karayip Operasyonu”nu tartışıyor. Bu atmosfer, dünya çapında “Üçüncü Dünya Savaşı mı başlıyor?” sorusunu yeniden gündeme taşıyor.
Çin–Rusya–İran ekseni ise bunu ABD’nin çözülüşünün kanıtı olarak sunuyor. Moskova, Karakas’ta askerî danışman sayısını artırırken; Pekin, Venezuela’nın yeni dijital para sistemini kendi küresel blok zinciri altyapısına bağladı. Özellikle Rusya ve Çin’den gelen açıklamalar, ABD’nin Venezuela’ya olası askerî operasyonunu frenlemesine neden oluyor. Bu nedenledir ki Trump, ikinci defa “Venezuela’ya askerî bir operasyon düzenlemeyeceğiz” açıklaması yapmak durumunda kaldı.
Öte yandan Nikaragua, Honduras, Küba, Kolombiya, Meksika, Brezilya gibi bölge ülkeleri de ABD’nin gerilimi yükselten tutumunu sert bicimde elestirerek karsi ABD tehditlerini reddettiklerini acikladilar.
5) Dayanışma mı, Yeni Emperyalist Blok mu?
Türkiye–Venezuela yakınlaşması basit bir ekonomik ilişki değildir. Erdoğan ve Maduro, “anti-Batı” söylemiyle ortak bir zemin bulsalar da burada bir ittifaktan söz edilemez. Bu ve benzeri eğilimlerin yalnızca iki ülke arasında değil, küresel ölçekte de yayıldığını görüyoruz. Rusya’nın artan etkisi, Çin’in dev finansal yatırımları, Macaristan ve Polonya’daki sağ otoriterleşme, “illiberal kapitalizmin” dünya ölçeğinde yükseldiğini gösteriyor. Türkiye ve Venezuela, bu eksenin “yarı-çevre” halkalarına örnek olabilirler.
Maduro’nun nefes alabilmesi için Türkiye’nin “altın kapısı” geçici bir can simidiydi; Erdoğan rejimi içinse bu ilişki, Batı’ya “alternatif ticaret yolları” sunan jeopolitik bir kozdu.
Bu koz Erdoğan rejiminin propaganda ettiği gibi emperyalizme kafa tutan bir anlayışın sonucu değil, tam aksine bir yandan emperyalizmin sistem içi krizlerinden nemalanma hedefine sahip, öte yandan yine emperyalizm adına Venezuela ile doğrudan ilişkiyi sürdürme amaçlı idi. Bunun örneklerini daha önce Erdoğan’ın emperyalistler adına Suriye devlet başkanı Esad ile yakın arkadaş olması, ayrıca Biden yönetimi iktidarı kaybedene kadar hâlen devam etmekte olan Rusya–Ukrayna (NATO) savaşı vesilesiyle Rusya ile bütün Batı emperyalist bloku adına ilişkiyi sürdüren tek Batı ülkesi Türkiye olması gibi.
6) Sonuç: Halkların Dayanışması mı, Burjuvazinin Pazarlığı mı?
Türkiye–Venezuela ilişkisi, Venezuela için emperyalizme direnişin bir örneği iken, Türkiye egemenleri içinse süslü söylemlerin arkasinda bir burjuva pragmatizminin örneğidir. Bu ilişki, ABD hegemonyasının sarsıldığı bu dönemde, orta ölçekli kapitalist devletlerin kendi krizlerini dışarıya ihraç etme çabasıdır.
Gerçek bir anti-emperyalist dayanışma faşist şef Erdoğan’ın altın ticaretinde değil, yalnızca halkların ve proletaryanın devrimci mücadelesinde, üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı verilen sınıf savaşında mümkündür.
Bugün Venezuela işçisiyle Türkiye işçisinin kaderi aynı zincirin halkalarıdır: biri ambargoyla, fiilî saldırı ve işgal tehdidiyle, diğeri enflasyonla, ucuz isgücü olmak ve issizlikle boğuluyor. Bu zinciri kıracak olan, altınla değil, örgütlü mücadele ile kurulacak enternasyonalist proletarya dayanışmasıdır.
Gerçek anti-emperyalist dayanışma, bu rejimlerin altın anlaşmalarında değil, halkların devrimci örgütlü mücadelesindedir.
Bu zinciri kıracak olan ne Trump’ın tehditleri, ne Erdoğan’ın diplomatik manevraları ne de burjuva solundan medet uman düzen ici liberallerin süslü sözleridir — onu kıracak olan, enternasyonalist proletaryanın dayanışmasıdır.
Kaynakça
- V. I. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması
- Marshall Billingslea, ABD Hazine Bakanlığı Açıklaması, 2019
- CELAC Sekretaryası, Regional Cooperation and Energy Sovereignty in Latin America, 2025
Uluslararası bir katil-terörist daha dünya ezilen halkları ve proletaryası tarafından cezalandırılamadan eceliyle öldü: katil Dick Cheney!
