ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, emperyalizmin kavram olarak sadece tarihsel bir olgu olmadığını, günümüzde de saldırgan, kan emici, kural tanımaz bir sistem olarak işlediğini gözler önüne serdi. Reformist liberal sol ile sol liberallerin, işçi sınıfını ve ezilen halk kitlelerini burjuva iktidarlarin çıkarları doğrultusunda aldatma ve manüple etme çabaları hemde bizzat ABD emperyalizmi tarafından bir kez daha ifşa edildi.
Gece yarısı düzenlenen operasyon kapsamında Nicolás Maduro’nun esir alındığı, Küba’dan gelen yoldaşların hedef alındığı ve Venezuela topraklarına doğrudan ve yasadışı biçimde müdahale edildiğini tüm dünya gördü. Bu müdahale, emperyalist müdahalelerin artık daha açık, daha keyfi ve daha kuralsız bir biçimde yürütülecegini ortaya koymaktadır. Yaşananlar yalnızca Venezuela ve Latin Amerika’yı değil, küresel kapitalist sistemi belirleyen hegemon güç dengelerini de doğrudan etkileyen tarihsel bir kırılma noktası olarak değerlendirilmelidir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın New York Times’a verdiği röportajda dile getirdiği “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok. Beni durdurabilecek tek şey kendi ahlakım ve kendi aklım” ifadesi, bu kuralsızlığın boyutunu ve ideolojik zeminini açıkça sergilemektedir. Burjuva hukuku, insan hakları ve uluslararası normlar, emperyalist devletler için bağlayıcı ilkeler değil; yalnızca çıkarlarla uyumlu olduğu sürece başvurulan araçlar olarak işlev görmektedir. Venezuela’ya yönelik operasyon, emperyalist devletlerin sermaye ve askeri gücü hukukun üstünde konumlandırarak kullandığını ve bunu açıkça ilan etmekten çekinmediğini göstermektedir. Bu hukuksuzluk yalnızca ABD başta olmak üzere büyük emperyal güçler için geçerli değildir; aynı zamanda bölgesel ve yerel kapitalist devletler için de geçerlidir. Özellikle Ortadoğu bağlamında, Türkiye gibi faşist iktidarlara sahip ülkelerde bu durum, hem iç politikada daha otoriterleşmiş bir çizgiye hem de bölge politikasında daha saldırgan bir tutuma kapı aralayacaktır. Benzer biçimde, Avrupa’da yükselen radikal sağ ve faşist güçlerin eski kıtada faşizmi yeniden kurma koşullarını kolaylaştıran bir zemini de güçlendirmektedir.
Borç Krizi ve Emperyalistlerin Ekonomi Politiği
Bu müdahale, emperyalizmin yalnızca askeri güçle sınırlı olmadığını; borç, finansal yaptırımlar, diplomatik abluka, medya ve bilgi savaşıyla bütünleşmiş çok katmanlı bir hegemonya stratejisi olduğunu da ortaya koymaktadır. Latin Amerika, tarihsel olarak olduğu gibi bugün de ABD için bir “arka bahçe” olarak görülmekte; askeri üsler, sermaye akışları ve siyasi müdahalelerle kuşatılmaktadır. Ancak Venezuela’ya yönelik bu saldırıyı yalnızca Trump’ın kişisel hırsları, Maduro hükümetinin kötü yönetimi ya da enerji kaynaklarıyla açıklamak yetersizdir. Bir diger belirleyici olan konu da, ABD’nin içinde bulunduğu derin ve yapısal ekonomik krizdir.
Emperyalist savaşlar ve müdahaleler, liderlerin irrasyonel kararlarıyla ya da bireysel “çılgınlıklarıyla” değil, kapitalist sistemin kriz anlarında devreye soktuğu tarihsel olarak rasyonel mekanizmalarla açıklanabilir. 16. ve 17. yüzyıl İspanya’sının sürekli savaşlarla iflasını erteleme çabası ya da 1914 Avrupa’sında ulusal birlik söylemiyle sınıf çelişkilerinin üzerinin örtülmesi gibi örnekler bu tür sömürgeci müdahalelerin iç krizleri maskelemenin bir aracı olarakta kullanıldığını göstermektedir. ABD’nin 2026–2028 borç çevrimi bağlamında Venezuela’ya yönelik müdahalesi de bu tarihsel mantığın güncel bir tezahürü olarak okunmalıdır.
ABD’nin yapısal ekonomik krizinin kökenleri 2008 küresel finans krizine uzanmaktadır. Konut balonunun patlaması ve finansal türev piyasalarının çöküşüyle ortaya çıkan kriz, geçici kurtarma paketleri ve FED’in sınırsız parasal genişlemesiyle bastırılmış, ancak hiçbir zaman gerçek anlamda çözülmemiştir. Bugün ABD’nin toplam kamu ve özel borcu 100 trilyon doları aşmış durumdadır. Bu borç yükü, kısa vadeli faiz baskıları ve kronikleşmiş federal açıklarla daha da ağırlaşmaktadır. 1971’de altın standardının terk edilmesiyle başlayan karşılıksız para basma politikası, kısa vadede ABD’ye manevra alanı açsa da uzun vadede enflasyon, gelir eşitsizliği, üretim kapasitesinde düşüş ve borçla finanse edilen yapay büyüme gibi yapısal sorunları derinleştirmiştir.
Bu koşullar altında Trump yönetimi ve emperyalist elitler açısından iki temel zorunluluk ortaya çıkmaktadır. İlki, borç ve ekonomik krizin yarattığı toplumsal hoşnutsuzluğu içeride yönetemiyorlarsa dışa yönlendirmek; ikincisi ise hegemonik güçlerini ve küresel sermaye kontrolünü güvence altına almak için askeri müdahaleler ve savaşlar yoluyla dikkatleri başka alanlara çekmektir. Venezuela müdahalesi bu ihtiyaçların somut bir ürünü olarak şekillenmiştir. Operasyonun, Maduro’nun “otoriterliği” ya da uyuşturucu suçlamalarıyla açıklanması ikna edici değildir; nitekim ABD Adalet Bakanlığı bizzat bu iddiaların bir bölümünü daha sonra iddianameden çıkarmıştır. Asıl mesele, küresel sermaye birikiminin ve hegemonik güç dengelerinin korunmasıdır.
Borç, savaş ve emperyalist müdahale arasındaki ilişki, kapitalist sistemin kriz anlarında işleyen temel bir mantığı açığa çıkarır. Kısa vadeli mali baskılar ve toplumsal gerilimler, dış müdahalelerle maskelenir; vekâlet savaşları, ekonomik abluka ve propaganda araçları hem iç hem dış krizleri “yönetilebilir” hâle getirmeyi amaçlar. ABD’nin Çin ve Rusya’ya yönelik politikaları da bu çerçevede okunmalıdır. Uzun vadeli stratejik hedefler, kısa vadeli borç çevrimi ve mali baskılarla çatıştığında, burjuva yöneticiler daha agresif ve tepkisel adımlar atmaktadır. Küresel askeri üs ağı, finansal piyasalar üzerindeki hegemonik kontrol ve teknoloji alanındaki baskı mekanizmaları, borç ve savaş ilişkisini birbirine bağlayan bütünlüklü bir sistem olarak işlemektedir. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar, emperyalist sermayenin borç araçları olarak işlev görürken; yaptırımlar ve ekonomik abluka, yalnızca hedef ülkelerin ekonomilerini değil, toplumsal direniş kapasitesini de zayıflatmayı amaçlamaktadır.
Hegemonya Krizi, Çok Kutupluluk ve Anti-Emperyalist Direniş
Venezuela müdahalesi, aynı zamanda küresel enerji ve sermaye birikimini yeniden düzenleme girişimi olarak değerlendirilmelidir. Çin’in Latin Amerika’daki artan ekonomik etkisi, ABD sermayesi için doğrudan bir tehdit olarak algılanmakta; bu nedenle güncellenmiş Monroe Doktrini sert müdahaleleri meşrulaştıran ideolojik çerçeveler olarak yeniden devreye sokulmaktadır. Tarih, emperyalizmin tüm askeri ve ekonomik gücüne rağmen yenilgiye uğrayabildiğini defalarca göstermiştir. Küba Devrimi, Vietnam Savaşı ve Latin Amerika’daki halkçı hareketler, kolektif direnişin belirleyici gücünü ortaya koymuştur. Chávez, Morales ve Lula dönemlerinde yükselen sol dalga, ABD müdahaleleriyle bastırılmaya çalışılmış olsa da halk iradesi ve anti-emperyalist dayanışma sayesinde önemli kazanımlar elde etmiştir. Günümüzde Venezuela örneği, yalnızca Latin Amerika için değil, dünya halkları için de anti-emperyalist kolektif dayanışmanın hayati önemini yeniden hatırlatmaktadır.
Borç ve savaş arasındaki bu ilişki açık bir gerçeği ortaya koyuyor: Borç yalnızca mali bir sorun değil, emperyalist kapitalizmin ekonomik, siyasi ve ideolojik krizinin somut bir ifadesidir. 2008 krizi, hâlâ kapanmamış ve büyümeye devam eden bir yara olarak küresel kapitalist sistemi ve işçi sınıflarını etkilemeye devam etmektedir. ABD’nin dış müdahaleleri, bu krizi gizleme, erteleme ve hegemonik kontrolü sürdürme işlevi görmektedir.
Buna karşılık tarihsel deneyimler halkların örgütlü mücadelesi ve enternasyonalist dayanışması karşısında emperyalizmin ne kadar kırılgan oldugunu defalarca göstermistir. Venezuela, Küba, Çin ve Demokratik Kore gibi örnekler, yoğun kuşatma koşullarında bile bağımsız politikaların ve halk iradesinin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır.
ABD’nin Venezuela müdahalesi, tek başına petrol kaynaklarıyla açıklanamayacak kadar kapsamlı ve çok katmanlı bir stratejik hamledir. Petrol, bu müdahalenin maddi zeminlerinden yalnızca biridir; asıl belirleyici olan, kapitalist sistemin derinleşen yapısal krizi, ABD’nin hegemonik konumundaki aşınma ve Latin Amerika’da denetim kaybı korkusudur. Bolivarcı Venezuela’nın, tüm ekonomik ve siyasal kuşatmaya rağmen ayakta kalması ve ikinci bir Küba ihtimalini canlı tutması, ABD açısından yalnızca bölgesel değil ideolojik bir tehdit anlamına gelmektedir. Çünkü Venezuela örneği, emperyalist merkezden görece bağımsız bir kalkınma ve siyasal hat izlemenin hâlâ mümkün olduğunu göstermekte ve emperyalist kapitalizmin “alternatifsizlik” iddiasını zayıflatmaktadır.
Yine Çin ve Rusya’nın da Latin Amerika’daki artan ekonomik, diplomatik ve askeri varlığı, ABD’nin tarihsel etki alanı olarak gördüğü Amerika kıtasında hegemonya kaybı endişesini daha da derinleştirmektedir. Çin’in kredi, altyapı yatırımları ve ticaret ağlarıyla bölgeye nüfuz etmesi; Rusya’nın askeri ve siyasi işbirlikleri, ABD’nin Monroe Doktrini’yle kurduğu düzenin fiilen aşındığını göstermektedir. Bu nedenle Venezuela, bu çok kutuplu güç mücadelesinin düğüm noktalarından biri hâline gelmiş, dolayısıyla müdahale, yalnızca bir ülkeye değil, bu yeni güç dengelerine verilmiş bir mesaj niteliği taşımaktadır.
Öte yandan müdahalenin iç politik boyutu da en az dış faktörler kadar belirleyicidir. ABD kapitalizmi, 2008 krizinden bu yana yapısal tıkanıklıklarını aşamamış; borç, gelir eşitsizliği, sanayisizleşme ve toplumsal kutuplaşma derinleşmiştir. Bu koşullarda dış müdahaleler, yalnızca hegemonik çıkarları değil, aynı zamanda içerde biriken sınıfsal gerilimleri ve siyasal tıkanmayı yönetmenin bir aracı olarak devreye sokulmaktadır. Dış düşman söylemi, “ulusal güvenlik” vurgusu ve askeri hamleler, iç krizleri manipüle etmenin ve sınıfsal çelişkilerin üzerini örtmenin klasik yöntemleridir. Venezuela müdahalesi, bu açıdan ABD iç siyasetindeki ekonomik açmazların ve yönetememe krizinin dışa vurumudur.
Bütün bu verili durum emperyalizmin Lenin’in tarif ettiği temel karakterini doğrulamaktadır. Sermaye birikiminin tıkandığı, iç pazarın daraldığı ve borç yükünün sürdürülemez hâle geldiği koşullarda, kapitalist merkezler zor yoluyla alan açmaya yönelir. Hukuk, demokrasi ve insan hakları söylemleri bu noktada ya işlevselleştirilir ya da tamamen rafa kaldırılır. Venezuela örneği, emperyalist kapitalizmin kriz anlarında ne denli çıplak ve saldırgan bir hâl alabildiğini açık biçimde gösteren bir örnektir.
Bu nedenle enternasyonalist proleterya sosyalistlerinin ve dünya halklarının görevi, müdahaleleri tekil olaylar ya da “kötü liderler” sorunu olarak değil, kapitalist-emperyalist sistemin yapısal bir sonucu olarak kavramaktır. Borç, savaş ve hegemonya arasındaki bu ilişkiyi görünür kılmak; buna karşı enternasyonalist, sınıf temelli ve anti-emperyalist bir dayanışmayı büyütmek tarihsel bir zorunluluktur. Gerçek özgürlük, emperyalist hukukun kâğıt üzerindeki normlarında değil; sömürüye, borç rejimine ve her türden askeri zorbalığa karşı mücadele eden, örgütlenen ve dayanışan işçi sınıfının ve ezilen tüm halkların kolektif iradesinde yükselecektir.
