Ortadoğu’da yaşanan hiçbir siyasal gelişme, sadece tekil bir ülkenin iç dinamikleriyle açıklanamaz. Kürt halkının özgürlük mücadelesi, Türkiye’nin demokratikleşme meselesi olmasının ötesinde; Ortadoğu’nun tarihsel olarak çözülememiş demokratikleşme sorununun merkezinde duran yapısal bir meseledir. Aynı biçimde Filistin halkının özgürlük mücadelesi de bölgesel düzeyde ele alınmadan kavranamaz. Filistin halkının özgürleşmesi, siyonist İsrail devletinin politikalarına indirgenemeyecek kadar derin bir bölgesel ve emperyalist sorundur. Filistin’in işgali, Ortadoğu’nun demokratikleşmesini engelleyen temel kilitlerden biridir. İki mücadele de aynı derecede meşrudur, aynı derecede yaşamsaldır ve aynı emperyalist-sömürgeci sistemle karşı karşıyadır. Ortadoğu’nun özgürlüğü Filistin ve Kürt halkının özgürlüğünden bağımsız bir biçimde ele alınamaz.
Bu noktada altı çizilmesi gereken temel gerçek şudur: Kapitalizm küresel bir sistemdir. Üretim, dolaşım ve sermaye birikimi dünya ölçeğinde örgütlenmiştir. Emperyalizm ise bu küresel sistemin zorunlu aşaması olarak tekelleşmesini ifade eder. Sermayenin dünya çapında yayılmasının, pazarların ve kaynakların denetim altına alınmasının adıdır. Dolayısıyla emperyalizm yalnızca tek tek devletlerin dış politik tercihleriyle açıklanamaz; yapısal bir dünya sistemi olarak işler. Eğer sömürü ve işgal sistemi küresel ölçekte örgütlenmişse, ona karşı gelişecek devrimci mücadele de yalnızca ulusal sınırlar içine hapsedilemez. Doğası gereği enternasyonalist olmak zorundadır. Bir ülkede atılan her devrimci adım, bölgesel ve küresel dengelerle ilişki içindedir; her yenilgi ya da kazanım sınırların ötesinde sonuçlar üretir. Bunlara örnek verecek olursak, Ekim Devrimi olduğunda tüm dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar için bir kurtuluş umudu doğmuştu. İspanya, Almanya, İtalya, Macaristan hatta Türkiye dahi bu devrimin ışığında kendini şekillendirmek zorunda kaldı. Arap baharı yaşandığında, tüm Ortadoğu halkları kitlesel protestolarla sokaklara çıktı. Rojava Devrimi Ortadoğu gibi emperyalizmin ezilen halklar üzerinde kılıcını eksik etmediği bir coğrafyada hala umut olduğunu gösterdi. Bu kırılma Türkiye ve Kürdistan devrimi başta olmak üzere tüm Ortadoğu coğrafyasında devrimcilerin de buna göre pozisyon almasını sağladı. Emperyalizmi Türkiye devrimi şahsında yenmek, Ortadoğu işçi sınıfı ve ezilenleri başta olmak üzere tüm halkların önünü açacak kritik bir adımdır. Türkiye NATO üyeliği, askeri kapasitesi ve bölgesel müdahale gücü nedeniyle Ortadoğu’daki emperyalistlerin bölgeyi düzenleme mimarisinin kilit taşlarından biridir. Bu nedenle Türkiye’deki devrimci bir kırılma, yalnızca ulusal değil bölgesel dengeleri de sarsacak bir etkiye sahiptir. Türkiye devriminin önünün açılması, bölgesel devrimin harekete geçmesi için önemli bir faktördür; aynı şekilde Kürt halkının kazanımları da Türkiye’deki sınıf mücadelesinin ufkunu genişletmektedir. Marx’ın da dediği gibi bir ulusu ezen ulus özgür olamaz.
Türkiye halklarıyla Kürt halkının yaşamları tarihsel olarak nasıl iç içe geçmişse, Türkiye devrimi ve Kürdistan devrimi de birbiriyle iç içedir. Kader ortaklığı yapan halklar devrim ortaklığı da yapmaktadır. İki ülke iki devrim diyalektiği hala geçerli bir formül olarak karşımızda duruyor. Türkiye devriminin önünün açılması, bölgesel devrimin harekete geçmesi için de önemli bir faktördür.
Rojava Devrimi bu kesişimin en somut ifadesidir. Rojava, yalnızca Kürt halkının kazanımı değil; Ortadoğu’da halkların birlikte, eşit ve özgür yaşama ihtimalini pratikte ortaya koymuş nadir deneyimlerden biridir. Enternasyonalist dayanışma ve Kürt halkının özgürlük mücadelesinin neleri başarabileceğini kanıtlamıştır. Bunun yanı sıra Arap, Süryani, Dürzi ve birçok halkın ortak yaşama fikriyatını içerisinde barındırır. Bu nedenle de topyekûn bir saldırının hedefindedir. Savaşsız bir kapitalizm düşünülemez, bu nedenle kapitalizm halkların birlikte yaşamları yerine etnik çatışmalar yaratır.
Şovenist ve Reformist Solun Siyasal İflası
Yazının bu kısmında niyetimiz başka kurumlara eleştiri yaparak kendi reklamımızı yapmak değil, devrimciler olarak görevimizi yerine getirmektir. Reformizm ve şovenizm ile mücadele devrimci sorumluluğumuzdur. “Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu olarak, her şeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını içermektedir. Yoksa, ortada enternasyonalizm diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun sosyal-demokratını,( o dönemlerde komünist yerine sosyal-demokrat adı kullanılıyordu) emperyalist ve alçak saymak, hakkımız ve görevimizdir. O, enternasyonalist olarak görevlerine sırt çevirmeden hem kendi ulusunun siyasal bağımsızlığından yana olabilir, hem de ulusunun bir komşu devlet (x, y, z, vb.) ile birleşmesinden yana olabilir. Ama o, her durumda küçük ulus dar kafalılığına karşı, kendi içine kapanmaya karşı savaşım vermeli, bütünü ve geneli göz önünde tutmalı, özeli genel çıkara bağımlı kılmalıdır.” (Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, sayfa 164) Bizde Lenin yoldaştan aldığımız ilhamla görevimizi yerine getireceğiz.
Ortadoğu’nun tarihsel dönemeçlerinde reformist ve şovenist hareketlerin siyasal iflası açığa çıkmaktadır. Filistin söz konusu olduğunda yüksek perdeden anti-emperyalist söylemler kuran; ancak Kürt halkına yönelik işgal, imha ve inkâr politikaları karşısında suskun kalan yapılar, devrimci bir pozisyonda durmamaktadır. Türkiye’de işçi sınıfı, milliyetçi ideoloji aracılığıyla kendi egemenlerinin arkasına yedeklenmeye çalışılmaktadır; savunma sanayii yatırımları ve “milli güvenlik” söylemi üzerinden sınıfsal çelişkiler görünmez kılınmaktadır. Türkiye işçi sınıfı ve Kürt halkı arasındaki suni ayrıştırma politikaları, burjuvazinin en önemli yönetme araçlarından biridir; bu mesele aşılmadan Türkiye’de gerçek bir sınıf birliği kurulamaz.
Venezuela işgaline karşı sosyalistlerin koşulsuz şekilde ABD’ye karşı durması son derece anlamlıdır. Filistin için yapılan eylemler de aynı nitelikte. Emperyalizme ve siyonizme atılan her taşı sahipleniriz. (Dünya efendilerinin yenilgiye uğraması veya zararla çıkması, devrimci politikanın önemli bir konusudur.) Fakat yanı başındaki Kürdistan işgaline karşı sessiz kalmak ise tüm gerçekliği ortaya seriyor. Devletin çizdiği “meşru muhalefet” sınırları içinde solculuk yapanlar, Kürt halkı söz konusu olduğunda sessizleşmekte, hatta zaman zaman devlet söylemiyle örtüşen pozisyonlar almaktadır. Bu operasyonlar doğrudan burjuvazinin kendi iktidarını pekiştirmek ve düzenini sağlamlaştırmak adına yapılmaktadır. Buna karşı pratik hat örmeyenler ise nesnel açıdan kendi egemenleriyle aynı saftadır. “Ulusal sorun konusundaki yazılarımda, milliyetçilik sorununun genel bir soyutlama içinde sunulmasının hiç yararı olmayacağını belirtmiştim. Ezen ulusla ezilen ulusun milliyetçiliği, büyük ulusla küçük ulusun milliyetçiliği arasında kesin ayrım yapılması gereklidir. İkinci tür milliyetçilik açısından, büyük bir ulusun vatandaşları olan bizler, tarihsel oluşum içinde sayısız şiddet olayları nedeniyle hemen her zaman suçlu olmuşuzdur… İşte bu nedenle ezenler ya da (ancak şiddetlerinde büyük, zorbalıklarında büyük oldukları halde) «büyük» ulus diye tanımlanan uluslar açısından enternasyonalizm, sadece uluslar arasında biçimsel eşitliğin sağlanması değil, uygulamada nasılsa ortaya çıkacak eşitsizliği dengeleyecek ölçüde büyük ulus aleyhine eşitsizliğin sağlanması demek olmalıdır. Bunu anlamayanlar, ulusal sorun konusunda gerçek proleter tutumu kavramamışlardır. Bunlar bakış açılarında henüz küçük-burjuvadırlar ve bu nedenle de burjuva görüş açısına düşmeleri kaçınılmazdır.” (Lenin, Son Yazılar Son Mektuplar, Ekim Yay., sayfa 27) Bugün Türkiye solunun önemli bir kısmı, Lenin’in açıkça teşhir ettiği bu küçük-burjuva milliyetçiliğinin modern biçimlerini yeniden üretmektedir.
Devrimci sosyalist tutarlılık, ezilen halklar arasında seçicilik yapmamayı gerektirir. Filistin için atılan sloganların Kürdistan söz konusu olduğunda buharlaşması, bu yapıların anti-emperyalizminin ne kadar seçmeci ve güvenli alanlara sıkışmış olduğunu açıkça göstermektedir. Emperyalizme karşı olmak, yalnızca küresel ölçekte slogan atmak değil; kendi devletinin saldırganlığına karşı açık ve net bir pozisyon almayı da zorunlu kılar. Anti-emperyalizm, yalnızca bedelsiz ve risksiz alanlarda hatırlanıyorsa, ortada devrimci bir tutum değil; konjonktürel bir pozisyon alma vardır. Türkiye egemenlerinin yayılmacılık politikalarına karşı enternasyonalist bir hat örmek devrimcilerin görevidir. Kendi egemenlerinin yayılmacı politikalarına karşı mücadele etmek sınıf savaşının bir parçası değil midir? Türkiye işçi sınıfının cebinden çalınan kaynaklarla savaş finanse ediliyor. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşında, burjuvaziyi zayıflatmak sınıf savaşının görevlerinden birisidir. Tüm bunlar esasında Türkiye devriminin önemli bir bölümü ve gündemidir.
Lenin’in 2. Enternasyonal’de savunduğu devrimci yenilgicilik çizigisi somut pratikte çok daha anlam kazanıyor. Devrimci yenilgicilik, soyut bir tarihsel tez değil; bugün Türkiye’de Kürt halkına yönelik savaş politikalarına karşı alınacak somut bir tutumdur. Sermaye eliyle yürütülen bu savaşlar işçi sınıfının, gençlerin cebinden çıkıyor. Faturası bizlere kesiliyor. Egemenlerin ezilen haklara yönelik saldırısını kendi işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü arttırarak geliştirir. Savaşı yönetmek içinse saflarda milliyetçilik pompalar. Bu propagandaların içine hapsolan ve belirli statükoyu aşamayan her sol hareket hem işçi sınıfına ihanet eder ve sermayenin egemenliğini pekiştirir. “İngiltere’deki her sanayi ve ticaret merkezinde, artık, iki düşman kampa, İngiliz proleterler ile İrlandalı proleterlere bölünmüş bir işçi sınıfı var. Sıradan bir İngiliz işçi, kendi yaşam düzeyini düşüren bir rakipmiş gibi, İrlandalı işçiden nefret ediyor. İrlandalı işçiyle ilişkisinde, kendini egemen ulusun bir üyesi olarak görüyor ve bunun sonucu, İngiliz aristokratlarıyla kapitalistlerinin İrlanda’ya karşı bir aleti durumuna düşüyor, böylece onların kendisi üzerindeki egemenliğini güçlendiriyor.” Marx’tan New York’taki Sigfrid Meyer ve August Vogt’a” (9 Nisan 1870), Seçme Yazışmalar, c.2, Sol Yay., s.14
Bugün ihtiyaç duyulan şey, Bölgesel devrimi merkezine alan, Kürt ve Filistin halklarının özgürlük mücadelesine yoldaşlık yapacak devrimci bir hattır. Lenin yoldaşın da dediği gibi “Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa’da ayaklanmalar olmadan, bütün önyargılarıyla küçük-burjuvazinin bir kesiminin devrimci infilakı olmadan, siyasal bakımdan bilinçsiz olan proleter ve yarı-proleter yığınların, toprak sahiplerinin, kilisenin, krallığın boyunduruğuna karşı, ulusal vb. boyunduruğa karşı hareketi olmadan düşünülebileceğini sanmak, toplumsal devrimi reddetmektir. Ne olacaktı! Bir ordu belirlenmiş bir noktada mevzilenerek, “biz sosyalizmden yanayız”, bir başka ordu da bir başka noktada saf tutarak “biz emperyalizmden yanayız” diyecek ve böylece toplumsal bir devrim gerçekleşecek, öyle mi! Ancak böylesine çokbilmişçe ve gülünç bir bakış açısından hareket ederek İrlanda ayaklanmasına “darbe” diye kara çalınabilir. Saf bir toplumsal devrim bekleyenlerin ömrü hiçbir zaman bunu görmeye vefa etmeyecektir.” (Lenin, “The Discussion on Self-Determination Summed Up [Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Bir Tartışmanın Özeti]”, Collected Works, cilt. 22, s.355-56) Bu hat, şovenist uzlaşmalara değil; enternasyonalist dayanışmaya, devlet aklına değil; halkların ve emekçilerin birleşik mücadelisne dayanmak zorundadır. Rojava’ya, Rojhilat’a ve Filistin’e dönük saldırılar karşısında gerçek bir devrimci tutum, tarafsızlık değil; açıkça ezilenlerin safında yer almaktır. Bu saldırılara sessiz kalmak, fiilen desteklemek anlamına gelir. Ezilen bir halkın zinciri kırılmadan, ezen ulusun işçi sınıfı da kendi zincirlerini parçalayamaz. Bu nedenle bugün devrimci görev, Türkiye’de şovenizme ve reformizme karşı ideolojik mücadeleyi büyütmek, Ortadoğu, Latin Amerika halkları başta olmak üzere tüm dünya halklarının direnişiyle somut dayanışma hatları örmek ve savaşa karşı sınıf merkezli bir mücadeleyi yükseltmektir.
