Cenk Ağcabay, Umut Yazıları, YAZARLAR

İslamabad’da masayı kim kurdu? – Cenk Ağcabay

İran’a yönelik emperyalist saldırı İran’ın kararlı direnişiyle püskürtüldü ve gözler Pakistan’ın İslamabad şehrinde yapılması beklenen ABD İran müzakerelerine çevrildi. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını durdurmaması ve yeni bir kitle katliamı gerçekleştirmesi, müzakereleri son derece kırılgan hale getirdi. Hizbullah yaptığı füze saldırılarıyla İsrail saldırganlığına yanıt verdi. Hizbullah’ın son haftalarda İsrail saldırılarına etkili karşılıklar vermesi ve İsrail ordusuna karşı kararlı bir direniş sergilemesi, İsrail açısından son derece olumsuz bir tablonun ortaya çıkmasına neden oldu. Hizbullah’ın direnişini kıramayan İsrail ve ABD Lübnan hükümetine baskı uygulayarak Hizbullah’ın silahsızlandırılması işini onlara ihale etmeye çalışıyor. Lübnan hükümeti işbirlikçi yapısı gereği ülkesine saldıran ve işgalci konumunda olan İsrail’le karşı karşıya gelmiyor ama işgalciye karşı direnen Hizbullah’ın silahsızlandırılması için hamleler yapmaya çalışıyor. İsrail başbakanı Netanyahu’nun Lübnan’la barış görüşmeleri yapabileceklerine dair açıklaması, yüksek olasılıkla barışın önkoşulu olarak Hizbullah’ın silahsızlandırılması talebinin gündeme geleceğine işaret ediyor. Lübnan hükümetinin böylesi bir yönelişe sahip olması, Lübnan’da sert bir iç çatışma yaşanması riskini büyütüyor.

Amerikan emperyalizmi İran’da hemen hiç bir hedefine ulaşamadı, İran’ın bölgedeki askeri üslerine saldırılarını durduramadı, Amerikan koruması güvencesi verdiği bölgesel uşaklarının içine düştüğü zavallı durum dünya çapındaki müttefiklerinin de kaygılanmasına neden oldu. Özellikle Körfez krallıklarının içine düşüğü zavallı durum, bu ülkelerdeki halk kitlelerinin gerçekleri daha net görebilmesine olanak sağladı. En temel nitelikleri uşaklık olan Körfezin yönetici seçkileri için değil ama bu ülkelerin halk kitleleri için yaşananlar büyük bir aşağılanma anlamına geliyordu. Amerikan emperyalizmine verilen hizmetlerin tek karşılığının İsrail’in korunmasının önceliği olduğu açık biçimde gözler önüne serildi. Müzakerelerde belirli bir olgunluğa ulaşılırsa, İran kazanımlarını yasal güvence altına almanın yollarını arayacaktır. Müzakereler olgunluğa ulaşmaz çatışma yeniden başlarsa, İran’ın kaldığı yerden savaşa devam etmesi mümkündür ve her iki durumda da bölgenin askeri ve politik dengelerinin savaş öncesi koşullara dönmesi olanaklı değildir. Bölgedeki her aktör yeni bir durum değerlendirmesi yapmak zorundadır. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in bu savaşla birlikte güvenlik için İsrail’le daha güçlü ilişkilere yöneleceği öngörülüyor. Bu mümkündür ancak sadece bölgede değil tüm dünyada soykırım ve katliamla anılan bir ülkeyle daha sıkı ilişkiler geliştirmenin çok ağır politik ve sosyal sonuçları olacaktır. İsrail’in güçlü destekçisi Avrupa ülkelerinin dahi belirli mesafeler koymaya çalıştığı bir dönemde bu yönelişin şansı yoktur. Netanyahu’nun İspanya’ya yönelik eleştirilerine yanıt veren İspanya Başbakan Yardımcısı Yolanda Diaz, “Evet savaş suçlularına ve soykırımcılara düşmanız. Sizi karalamıyoruz, sizi tanımlıyoruz: Siz, soykırımcı ve suçlu bir rejimsiniz ve hepiniz Uluslararası Ceza Mahkemesinin önüne çıkacaksınız.” dedi. Lübnan’da yeni bir Gazze yaratmak için vahşice saldıran İsrail, Lübnan’ın Gazze olmadığını bizzat deneyimlemiştir. Birleşik Krallık başbakanı Starmer ateşkesle birlikte Körfez ülkelerini ziyaret etti. Ortaya çıkan tablodan yararlanmak istediği açık ama Körfez ülkelerine ABD’den daha güçlü ne sunabileceği sorusu orta yerdedir. Muhtemel ki bir miktar silah satışı anlaşması görüşülmüştür.

Gazze soykırımıyla gerçek doğası açığa çıkan Siyonizm daha açık konuşmaya başladı. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich geçtiğimiz gün basının karşısına geçti ve şunları söyledi: “Siyasal başarılar olmadan sadece askeri başarılar nedeniyle eleştiriliyoruz. Gazze’de sınırlarımızı genişletmek için siyasi bir unsur olacak, Lübnan’a Litani Nehri’ne kadar savunulabilir sınırlarla uzanacak başka bir unsur ve Suriye’ye uzanarak Beyt-i Şean Dağı’nın zirvesinde ve en azından bir güvenlik bölgesinde sona erecek üçüncü bir unsur olacak. Batı Şeria’da, Filistin devleti kurulması fikrini tamamen ortadan kaldıracak son diplomatik aşamadayız.” Smotrich’in bu sözleri kısa ve orta vadeli hedeflerin ifadesiydi ve soykırım girişimleriyle neyin elde edilmek istendiğine ışık tutuyordu. İran direnişi Siyonist İsrail’in bu hedeflere doğru yürüyüşüne sınırlar çizmiştir.

İran’a yönelik emperyalist saldırının püskürtülmesinin küresel çapta sonuçları da olacaktır. Amerikan emperyalizminin İran karşısında hiçbir hedefine ulaşamaması daha büyük ve güçlü aktörlerle karşı karşıya geldiğinde neler olabileceğine dair ciddi veriler sunuyor; doğal olarak bundan sonra herkes bu verileri dikkate alacaktır. Atlantik ittifakı ve NATO içinde Ukrayna nedeniyle baş gösteren çatlaklar, İran saldırısıyla yeni düzeylere sıçramıştır. ABD emperyalizmi Trump’ın ifade ettiği gibi NATO’yu terk edemez ama gelinen noktada geçmişe kolay bir dönüş mümkün değildir. ABD müttefiklerinden hep daha fazlasını istemekte ama kendi yükümlülükleri söz konusu olduğunda yan çizmektedir. ABD müttefiklerinin bazı konuları ciddi bir biçimde yeniden değerlendirmeleri kaçınılmazdır. ABD’nin bu tutumunun temel nedeni kaynaklarının ölçeğinin giderek daha fazla sınırlanmasıdır. İran saldırısı bunun açık bir göstergesidir. Bu nesnellik dünya ölçeğinde çok kutupluluk eğilimini güçlendirecektir. Tayvan’daki muhalefet liderinin on yıllık aranın ardından gerçekleştirdiği Çin ziyareti bu bağlamda ele alınmalıdır. Bu tip gelişmelerin artarak yaşanması kuvvetle muhtemeldir.

ABD İran müzakerelerinde öncelikli başlıklardan birinin Hürmüz Boğazı’nın açılması olacağı aşikar. Saldırı öncesinde açık olan Hürmüz’ün ABD için büyük bir baş ağrısına dönüşmesi ironi yüklüdür. Enerji krizi sadece enerjiden ibaret değildir, ekonomik dengeler üzerinde köklü etkilere sahiptir. İrlanda’da, Norveç’te yükselen enerji fiyatlarına karşı gelişen halk tepkilerinin dünya çapında yayılması kaçınılmazdır. Avrupa ülkeleri enerji kriziyle sarsılan ekonomik dengelerin sonuçlarıyla karşı karşıyadır. Her ülkede emekçi halk sınıflarının yaşam standartlarında gerileme getirecek bu gelişmeler karşısında muhalefet büyüyecektir. Emekçi halk sınıflarına yaşam standartlarındaki gerilemenin nedeninin emperyalist saldırganlık olduğunu anlatmak, emperyalist savaş karşıtlığıyla daha iyi yaşam koşulları arasındaki bağıntıyı kurmak güncel politika açısından önem kazanmıştır.

Amerikan emperyalizmi kısa bir süre önce Savunma Bakanlığının ismini Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth vücudundaki Haçlı Savaşı dövmeleriyle tanınıyor. Sağ pazusundaki dövmede Latince “Tanrı Bunu İstiyor” yazısı bulunuyor. Haçlı Savaşçıları bu sözü kutsal savaş seferlerinde topluca dile getiriyordu. Hegseth Afganistan ve Irak savaşlarında ABD ordusunda görev yapmış. Savaş gazileriyle ilgilenen bir Amerikan kurumunda yöneticilik yaparken, “ciddi mali usulsüzlük, cinsel uygunsuzluk ve kişisel suistimal iddiaları” gündeme gelmiş ve görevden alınmış. Daha sonra sağcı Fox News’te şöhrete ulaşmış ve Trump’ın dikkatini çekmiş. 2017’de bir kadının tecavüz suçlamasıyla soruşturmaya uğramış, suçlamayı kabul etmemiş ama kadına 50.000 dolar ödeme yapmış. New Jersey’de bir Evanjelik Kilise’ye katılımının önünü açtığı söyleniyor. Hegseth yaptığı konuşmalarda, İran saldırısını bir kutsal savaş olarak sunuyor. Hegseth’in dahil olduğu kilise hakkında araştırmalar yapan Amerikalı bir akademisyen Guardian gazetesine konuştu ve bu kilisenin niteliği hakında şunları söyledi: “İnsanlar arasında sosyal eşitliğe inanmıyorlar. Tanrı’nın dünyayı yarattığını ve bazı insanların otorite sahibi olup diğer insanları yönetmeye, diğerlerinin ise takipçi olmaya yazgılı olduğunu düşünüyorlar.” Bu ifadeler Amerika’daki emperyalist yönetime egemen olan ideolojik kodlar hakkında çok şey söylüyor.
Muhtemel ki Amerikan yönetiminin İran saldırısını dinsel gerekçelerle meşrulaştırma çabasından rahatsız olan Papa Leo XIV, cuma günü sosyal medyada yaptığı bir paylaşımda, “Tanrı hiçbir çatışmayı kutsamaz. Barış Prensi Mesih’in bir öğrencisi olan hiç kimse, bir zamanlar kılıç sallayan ve bugün bomba atanların yanında yer almaz. Askeri eylem, özgürlük veya barış zamanları için alan yaratmayacaktır; barış ancak halklar arasında sabırlı bir şekilde bir arada yaşamanın ve diyaloğun teşvik edilmesiyle gelir.” ifadelerini kullandı. Kendisi de Şikago’da doğmuş olan ve Katolik Kilisesini yöneten ilk Amerikalı olan Papa başından beri İran’a yönelik emperyalist saldırıya karşı çıkıyor. Trump geçen hafta yaptığı bir açıklamada, ABD’nin İran’daki eylemlerinin Tanrı tarafından desteklendiğine inandığını söylemişti. Papa’nın son paylaşımı ABD Yönetiminin açıklamalarına karşı yapılmış gibi görünüyor. İran’a yönelik saldırıların başlamasından sonra bir paylaşım yapan Papa, “Tanrı’nın savaş peşinde koşan ve elleri kanla dolu liderlerin dualarını dinlemediğini” söylemişti.

Amerikan emperyalizmi aşınan hegemonyasını yeniden tesis etmek amacıyla gerçekleştirdiği yani bütünüyle dünyevi temellere dayanan saldırganlığını dinsel ideolojik argümanlarla meşrulaştırmak için çaba harcıyor ancak bu konuda Amerikalı Papa’yı bile ikna edemiyor. Dünyanın her yerinde halklar yaşananın emperyalist bir saldırı olduğunu biliyor ve kalplerini İran halkıyla birleştiriyor. İran halkının direnişi halkların desteğiyle besleniyor, büyüyor. Dünyanın en gelişmiş ve yıkıcı silah sistemleri İran halkının direniş iradesi karşısında hükümsüz kaldı. İslamabad’da kurulan masanın temel faktörü bu gerçekliktir. Bunu hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Paylaşın