Umut Yazıları

Barış için akademisyenler deneyiminin 10. yılında Barış Süreci’ne dair röportajlar – Doç. Dr. Pınar Ecevitoğlu

Umut Gazetesi olarak ”Barış Sürecine” dair Barış için akademisyenler ile yaptığımız röportajlar serisini siz değerli okurlarımız ile paylaşıyoruz.

1) 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini hangi koşullar altında imzaladınız? Bunun akademi ve üniversite içerisindeki karşılığı nasıldı?

Akademi ve üniversitelerden yükselen tutarlı ve genel bir itiraz yoktu. Bu koşullarda “Bu Suça Ortak Olmayacağız” Bildirisi, sorunu kendisine dert edinen ve bir söz söylemenin gerekli olduğunu düşünen kişilere bir platform açtı. Ancak burada yanlış anlaşılmak istemem. O dönemde sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonların yarattığı hak ihlallerine tepkili olan çok sayıda akademisyen vardı kuşkusuz. Bu tepkiyi bildiriye imza atarak dile getirmeyi tercih etmeyenler de vardı. Bildirinin ve imzacıların hızla tehdit edilmesi ve kriminalize edilmesi nedeniyle çok anlaşılır biçimde imza atmak istemeyenler de. İlk sonuçların akademi içindeki karşılığı da üniversitelere göre farklılık gösterdi. Ben o dönem kendi fakültemdeki meslektaşlarımdan büyük bir dayanışma gördüm.  İmzacı olmayan çok sayıda akademisyen bizimle dayanışma gösterdi.  

2) Bugün yeniden barış süreci tartışılırken, o dönem sizi “terör propagandası” ile yargılayanlarla nasıl bir hesaplaşma gerekiyor? İhraçlar ve yargı süreçleri açısından geriye dönük bir yüzleşme ya da telafi mekanizması olmadan sürecin gerçekçi yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz, bu geriye dönük yüzleşme süreci nasıl olması gerekir?

“Yüzleşme” ve “telafi” kavramları bana sıkıntılı görünüyor. Barış talep ettikleri için ihraç edilen akademisyenlerin beklentisi, hukukun işletilmesi. Mesela Anaya Mahkemesi’nin bildiriyi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiren kararının idare mahkemeleri tarafından da dikkate alınması, tüm idari davaların lehimize sonuçlandırılması ve üniversitelerimize iade edilmemiz. Süreci barış süreci olarak adlandırmak için henüz çok erken. Öte yandan iktidar nezdinde gerçek ve samimi bir barış iradesi olup olmadığını da bu tür adımlar gösterecek.

3) Üniversitelere kayyım ve paraşüt atamalar, bilimsel üretimden uzaklaşılması ve üniversitelerdeki mücadeleye dönük saldırılarla dolu bir 10 yıl geçirdik. Siz geçen 10 yılda üniversitelere ve akademiye dönük teslim alma, tasfiye etme politikasını nasıl değerlendirirsiniz?

İhraçlar geçtiğimiz 10 yıl içinde iktidarın üniversitelere dönük tasarrufları için elverişli bir zemin oluşturdu. Çok sayıda akademisyenin üniversitelerden atılması, geride kalanların karşı çıkma ve özerk-bilimsel üniversite adına söz üretme iradelerini baskıladı. Soruşturulma ve cezalandırılma korkusu, akademisyenlerin üniversiteyi yalnızca ders verilen ve yayın yapılan herhangi bir eğitim kurumu olarak görmeye başlamalarına yol açtı. Akademik çalışma bireysel ve teknik bir iş olarak algılanmaya başlandı. İktidarın arzusu da tam olarak böyle bir akademi yaratmaktı. Bugün Boğaziçi Üniversitesi bir direniş sergiliyor. Ama bu direniş iktidarın üniversite politikalarını etkileyemiyor, çünkü diğer üniversitelerde bir karşılık bulmuyor.

4) Üniversitelerin özerk-demokratik alanlar olması ile barış arasında sizce nasıl bir ilişki var, bir dönüşüm ve barıştan bahsedilen bu sürecin üniversitelere yansıması ne olmalı?

Üniversitenin özerk olması, siyasi baskıdan azade olması anlamına gelir. Bu, bilimsel özerkliğin de önkoşuludur bana göre. Öte yandan bu, üniversitelerin topluma ve siyasete dair söz üretmemeleri anlamına gelmez. Yani bilimsel özerklik, suya “sabuna dokunmadan” araştırma yapmak ve bilgi üretmek değildir. Tam tersine, siyasal-toplumsal sorunlara odaklanan özgür bir tartışma ortamı ve araştırma ile sosyal olanın bilgisini üretebilir ve sosyal ve siyasal sorunlara taraf olabilirsiniz. Bu nedenle üniversite özerkliği, üniversitelerin bugün barış konusunda söz üretebilmelerinin de ön koşuludur. Ama üniversiter özerklikten söz edemeyeceğimiz mevcut koşullarda üniversitelerden bu sürece katkı sunmalarını beklemek anlamlı değil. Türkiye’de üniversite, bu sürecin bir öznesi olma kapasitesine de arzusuna da sahip değil.  Peki bu sürecin üniversitelere bir yansıması olur mu? Şu anda adını bu şekilde koyamasak da gerçek bir barış süreci, demokratikleşmeyi şart koşuyor. Demokratikleşme, üniversitelerin ve üniversiter sistemin bütünüyle yeniden yapılanmasını gerektiriyor.

5) Şu an içerisinde bulunduğumuz koşullar açısından barış talebi üniversite özneleri açısından ne ifade ediyor?

“Üniversite özneleri” kimlerden oluşuyor? diye bir soruyla karşılık vereyim. Ne öğrenciler ne de öğretim elemanları üniversitenin özneleri. Bunlar rektörler eliyle dayatılan politikaların alıcı ve uygulayıcılarına dönüştürülmüş durumda. Özne olmaya dönük en küçük kıpırdanış bile şiddetle ve soruşturma tehdidiyle karşılanıyor. Belki de barış ve onunla doğrudan ilişkili olan demokratikleşme talebi, öğrencilerin ve akademisyenlerin yeniden üniversite özneleri olabilmeleri için de bir fırsat. Ama üniversitenin gerçek öznelerinin bugünkü koşullarda bu talebi sahiplenebilmeleri için çözüm adı altında yürütülen sürecin samimiyetini, başka bir deyişle bunun üniversitedeki karşılığını görebilmeleri gerekir. Öğrenciler ve akademisyenler hakkında açılan siyasi soruşturmaların geri çekilmesi, polis ve güvenlik şiddetinin sonlandırılması, barış talep ettikleri için atılan akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi vs.

6) Son olarak emperyalist-kapitalist sistem içerisinde üniversiteler giderek bilginin metalaştığı, sermaye mantığıyla kâr odaklı işleyen ve emperyalist merkezlerle birleşmiş sermaye ağlarına eklemlenen kurumlara dönüşüyor. Bu koşullarda akademinin toplumsal ve bilimsel niteliği nasıl aşındırılıyor? Sizce bu dönüşüme karşı akademi içinde ve dışında nasıl bir mücadele hattı örülebilir; hedef yalnızca akademik özgürlüğü savunmak mı olmalı, yoksa daha köklü bir dönüşüm mü gerektiriyor?

Aslında bu kesinlikle yeni bir olgu değil. Eğer üniversitelerin ve akademik üretimin sermaye ve piyasayla bütünleşmesinden söz ediyorsak, bu dönüşüm çoktan gerçekleşti. Piyasada karşılığı olmayan bir bilgi veya araştırma faaliyeti çoktan beri muteber değil. Tam da bu nedenle akademisyenler puanlama sistemi ve piyasanın isterilerine uygun proje üretme baskısı altındalar. Özellikle sosyal bilimler alanında üniversitelerin piyasalaşmasına  ve sermayeyle bütünleşmesine karşı bir mücadele hattı,  yeterince güçlü olmasa da vardı. Bu hattı yeniden güçlendirmek gerekiyor ama üniversitelerin merkezden yönetildiği, kendi hedef ve önceliklerini belirleyemedikleri bir ortamda bu hattı yeniden örmek çok zor. Bunun için de akademisyenlerin, öğrencilerin üniversitelerin öznesi haline gelmesi gerekiyor.  Öte yandan tam da bunun için akademik özgürlüğü ve özerkliği savunmaya devam etmek gerekiyor.

Paylaşın