Pandemi ülkemizde hızla yayılıyor. Birçoğumuz sokağa çıkma yasağı kelimesini duyduğumuz zaman artık belki de Süleyman Soylu’nun istifasını hatırlayacağız. Erdoğan’ın istifayı kabul etmeyişi ile de farklı düşünceleri meydana getiren bu olay, devletin ideolojik aygıtları ile onu yönetenlerin safında belirli değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu değişiklikler bir iç kırılma olarak algılanmamalıdır. Bu bir yönetme farklılaşmasıdır ve sonu her dakika daha büyük bir krize yönelebilecek durumdadır. Devlet, rıza kültürünü ve paniği devlet hegemonyası altında birleştirerek suçlamaları boşa düşürmektir. İstifa eden yerel bir AKP il-ilçe yöneticisi değildir. Ciddi miktarda rant ve talanın, saldırı ve asimilasyonun, ülke içinde bütün hak ve özgürlüklere saldırının planlayıcısı olan bakanlıktan bahsediyoruz. Devlet içerisinde hiçbir zaman bir bakan -veya topyekun hükümet- olmamıştır ki ‘biz halkı bile bile ölüme gönderiyoruz’ desin. Çalışma zorunluluğu olan emekçiler hala bu propagandanın ve manipülasyonların altında sömürüye maruz kalmaktadır. Bunun sebebi olarak da devlet, egemenliğini sadece zor kullanarak oluşturmuyor, işçi sınıfı ve geri kalan bütün tabakaları buna ikna etmeye ya da rüzgarı çoğunlukla arkasına almaya çalışıyor. Bu sebeple halkın, devletin çıkarlarının tüm halkın çıkarlarıyla aynı olduğunu hissetmesini ve buna ikna olacağı ihtimalini hesaplamaktadır. Üst yapısal ideolojik olguların iknası olması halinde devlet bazı zor yöntemlerini kullanmadan ilerleyişini sürdürebilir. Ancak sadece salgın sürecini ele alsak bile yetecektir ki, devlet işçi ve emekçilere, kadınlara ve gençlere bütün bu rıza kültürü oluşturma sürecinden başlayarak empoze etmeye çalıştığı kendi hegemonik ideolojisi büyük bir yoğunluk tarafından geri itilmektedir.
İlk sokağa çıkma yasağı öncesi İstanbul’da toplu ulaşım kullanımı ile bittiği günün sabahı toplu ulaşım araçlarının kullanımı resmi rakamlara göre iki yüz bin daha artış göstermiştir. Patronlar ve devlet ile işçi sınıfı arasındaki ilişki her gün işçilerin sömürülmesi, ezilmesi ve iş cinayetiyle ya da salgın enfeksiyonu ölümü ile artarak devam ediyor. Bu durum, açıkça kapitalist devletin yarattığı üst yapısal olgulara dair bir sorgulamayı ve rıza kültürünün maddi gelir tehdidiyle emekçileri artık zorla çalıştırdığı gerçeğini sergilemektedir. İnfaz yasasının ne için olduğu, doğanın talanının hızla ilerlediği, kadına yönelik şiddetinin arttığı, gençlere, emekçilere ve bütün olarak halka yönelik saldırılar öyle ya da böyle cılız olsa da tepki görmektedir.
İnsan hayal ettiği gibi yaşayamıyor ve ülkemizde de bütün halklar yaşam ile yalanlar arasındaki somutları yaşam alanlarında ve cüzdanında hissediyor. Yaşamsal içgüdü ‘kulübelerde’ yaşayanlar ile ‘saraylarda’ yaşayanlar arasında çok farklı noktalardadır. Ve o yüzden çok doğaldır ki az miktarda imkanı olanların imkanı elverdiği ölçüde ihtiyaçlarını karşılama isteği yasak anında farklı boyutlara ulaşmıştır. Sosyal mesafenin panik anında uygulanamaz bir şey oluşu bu nedenledir ve bu durum devlet tarafından elbette ki öngörülmüştür. Eğer ki enfekte insan sayısı pik noktasına ulaştığında görülecektir ki her şeye muktedir olan ‘devlet’ işin içinden sıyrılıp suçu halka atıp adeta onları kamu vicdanında yargılatacaktır. Bu faşist iktidarın ekonomik önlemler ve ‘suçlu hükümet’ olamaz manevrasıdır. Ancak bu ihtimaller havuzunda şunu da belirtmek gerekir ki bu iş tek taraflı büyüyen ve karşıtı olmayan bir olgu değildir. Şu anda cılız olsa da veya propaganda alanı kısıtlı da olsa dayanışma ve komün dediğimiz içgüdü de politik tezahürüyle ortaya çıkarılmak mecburiyetindedir. Çünkü bu durum eğer ki gerçekten kendisini örgütleyemediği durumda veya inisiyatifsiz kaldığı her an devletin yarattığı bu algılar içerisinde ona tabi olma ihtimalini de içinde barındıracaktır.
Büyük bir komünden/örgütlülükten bahsediyoruz. Kolay bir iş değil elbette. İktidarın planları da tam da bu noktada başlıyor. Çünkü hayatı durdurma olgusunu sokağa çıkma yasağı ilan ederek engellediğini düşünüyor ve beraberinde sömürü, rant ve saldırılar için kendisine alan açmaktadır. Hayatı durdurmak için geçerli olan güç hala fabrikalardan, işyerlerinden ve evlerden ses vermektedir. Hayatı durdurmak deyiminin altını çizmek istiyorum; ülkemizde devam eden huzursuzluk bu gidişle (bir eski tabirle) ‘suni dengeyi kıracaktır ya da kırılmaya az kalmıştır’ anlamını taşımamaktadır, tam aksine onun kendiliğinden kırılması gibi bir ütopyayı bekleyen değil devrimci öncülerin ve öncü işçilerin, kadınların, gençliğin bu kırılmayı lehte bozması için öne atılım yapma çabasının ne kadar önemli olduğunun farkına varılmasını istiyorum. Yani her ne kadar sosyalist hareketin gücü ortada olsa da bu hiçbir zaman ‘yapılamazlık’ nedeni değil tam aksine halkın örgütleneceği ve öncü sınıf partisinin birtakım olanakları daha kısa sürede oluşturmasına imkan sunmaktadır.
Dayanışmanın/lokal komünlerin politik argümansız olma ihtimaline karşı verilecek kavga, solda ideolojik hegemonya kavgasıyla eşdeğerdir. Bu bir sivil toplumculuk olarak algılanırsa ve öncüleri geçen yılın herşey çok güzel olacak diyenleriyle eşdeğer ölçütte olursa dayanışma sadece maddi ürünlerin el değiştirmesinden farksızdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi devlet için ne kadar cılız ve zararsız görünürse görünsün her şeyi kendisine tabi kılacaktır. Bugün belediyelerin ekmek dağıtma ve yardım toplama kampanyalarında gördüğümüz gibi. Bu bir mücadele aracıdır ve esası, toplumun, işçilerin, kadınların ve gençlerin öncülük sorununu çözmesine dayanır.
Solda ve doğal olarak toplum içerisinde bir ideolojik-pratik öncülük sorunu olduğu aşikardır. Antifaşist ve antikapitalist temelin çözüm gücü olabileceği bir süreci örgütleme ihtiyacı belirmektedir. Yoksul mahalleler, fabrikalar, işyerleri, sendikal öz örgütlenmeler, şehir merkezlerinde partinin sözünün hem yüz yüze, hem internet aracılığıyla hem de görsel olarak ulaşması için yoğun çabanın harcanması gereken noktalardır. Eğer ki koronadan sonra daha farklı olacak diyorsak bugüne ilişkin cevabı da vermemiz gerekmektedir. Devrimcilerin, devrimci gençliğin ve kadın özgürlük mücadelesinin bir süredir ivme kazanmış olan ajitasyon ve propaganda çalışmalarının sokakta neyin nasıl yapılacağını gösterir biçimde teşhir etmeye yönelmesi gerekmektedir. Sokağa çıkma yasağı, halkın ve emekçilerin sağlığını önemsemeyen sorumluların, devletin- sermayenin ideolojik yürütücülüğünü yapanların hesap vermesinin ancak hayatı durdurmakla ve onların sivil odaklarının veya sermaye gruplarının devrimci pratiklerle teşhir edilmesi politik öncülüğü devrimcilerin üstleneceği anlamına gelmektedir. Dayanışma komünlerinin de bu temelde örgütlenmesini tartışmalıyız. Bu komünler, işçileri bu ortamlarda daha fazla sömürüye maruz bırakan veya sağlığını hiçe sayarak şirketinin büyümesini düşünen herhangi bir patron veya onun temsilcisi olan kişilerin bütün yaşamını kontrol altına alıp yıpratarak ve onu teşhir edip, işçileri greve, halkı boykota çağırmayacaksa gerçek bir güç olması zordur. Ve ayrıca alan kitle örgütlenme çalışmalarının merkezileşmesi ve bu sayede antifaşist/ antikapitalist argümanların ilerleyen süreçlerde sınıfa dahil olacak olan gençliğin öz sorunlarının buluştuğu-çözüm için harekete geçtiği mücadele organları da örgütlemek gerekmektedir. Yani bugünden kimse ‘korona’ sonrası demesin çünkü yapılması gereken şu an yapılmamışsa rüzgar devletten yana esecektir. Yani işin özü; hazır olmayan ve kendi kaderini halkın kendiliğinden ayaklanmasına bağlayan bir kuru ajitasyon/ propaganda kalır ortada.
Krize veya kriz sonrasına ne kadar hazır girdiğimiz önemlidir. Hazırlanmak, sürekliliği olan bir süreçtir ve günümüz anına ilişkin olarak birbirinden ayrılmaz şekilde iki boyutludur; kitlelerin sosyalizm fikriyle buluşması için antifaşist ve antikapitalist mücadele; bu özgürlük için ideolojik ve pratik öncülüğü yaratacaktır. İkincisi ise devrimci öncünün kendisini oluşturmaktır, bu da daha fazla güçte cesaret demektir.
Pandemi belirsiz süre daha devam edecektir. İnsan doğasında bulunan dayanışmacı mücadele anlayışının tezahürü olan komünlerin, ilerleyen süreçlerde halk için bir siyasal mücadele aracı olabilmesi ve öncünün/öncülüğün oluşması için bu komünler günümüzde uygun bir zemin sağlamaktadır. Bütün alan örgütlenmeleri bu ‘dayanışma ağı’ ile beraber, bu zeminde yer alan ve halkın ya da örgütlenmesini yaptığı alanın öfkesini güce dönüştürecek imkanlara sahiptir. Ama söylemek gerekir ki bu komünler tek başına kilit nokta değildirler, kitlelere ulaşmak için ve politik özgürlük sloganlarını daha fazla insanla buluşturmak için uygun bir zemin olabilirler. Esas olan partileşmiş veya onun çizgisiyle hareket edebilen kişi ya da topluluklar birliğidir. O zaman bu komünler anlam kazanır.
Olduğumuz her yerde hayatı durdurmak için daha fazla mücadele edelim. Kapitalizmin esas çarkları durduğunda her şey duracaktır. Salgın günlerinde emekçiler, gençler, kadınlar ve toplumun bütünü devletin ideolojik aygıtlarının saldırıları ile patriarkal ve emek sömürüsü saldırılarının odağındayken hem devletin yalanlarıyla hem de salgınla mücadele etmektedir. Pandemi, kapitalizmin bir olgusudur ve salgına karşı mücadele etmek istiyorsak devlete karşı da mücadele etmemiz gerektiğini biliyoruz.
Her şeyin kilit noktası; gerçek devrimci öncülük. Hiçbir şey kendiliğinden olmayacak. Öncüleşelim, zor olan her şeyi yapalım, örgütlenelim, hayatı durduralım.
